Onüçüncü Bölüm…

Ağustos 6, 2007

Adliyenin uzun ve dar koridorlarında bulmuşlardı kendilerini. Buraya nasıl gelmişlerdi, bitmez sandıkları mesafeleri nasıl aşmışlardı, hangi arada büyümüş ve ayrılık terbiyesine mazhar olmayı seçmişlerdi, ikisi de bilmiyordu.

Umut ve Serva aslında o yokuşta ellerini, o sınıfta da zihinlerini ayırmışlardı. Yol bitmişti. Serva eski dostun  ardından gitmeyi seçmiş, Umut’u geride bırakmıştı. Umut tüm karmaşalarla birarada kalmalı, biraz daha büyümeliydi…

Gözleri kavuştu boşlukta, hakime hanım döndü serva’ya ve boşanmak isteyip istemediğini diliyle de ikrar etmesini istedi. Serva kendinden emin, yepyeni bi hayata adım atmanın buruk sevinci ve artık kulaklarının şükrünü daha iyi eda edeceği sevinci ile,

-evet istiyorum. dedi.

Umut’a da aynı soruyu yeniledi hâkime. Umut isteksiz bir evet yükledi atmosferin derinliğine. Ve pişmanlıkların başlayacağı anı başlattı belkide. Yüzeyde bir sevgi yaşamışlarıd. Yüzeyde bir yuva kurmuşlardı. Evliliğin sürdüğü iki sene zarfında çocukları da olmamıştı. Ayrılık belki kaçınılmaz bir başlangıçtı ikisi için de.

Arabalarına yaklaşırlarken, Umut el salladı servaya. Otopark ta; son bir kez bir araya gelmek için yaklaştırdılar adımlarını.

-hakkını helal et. dedi Umut.

-helal olsun , sende . dedi serva.

İki damla gözyaşı aktı yanaklarından serva’nın. Ondokuz yaşında ve dul hitabını alacak kadar cesur, hayatı yeniden omuzlayacak kadar umutlu, yaralı kalbini tefekkürle tedavi edecek kadar iman doluydu. Kimseyi suçlamıyor, herkese hayır diliyordu.

En son kavgalarında, Umut’a ayrılmak istediğini söylemiş, o da neden diye sormuştu. Serva keskin bi ifadeyle cevap vermişti;

“ben anne olmak istiyorum, ama babası sen olasın istemiyorum”

Umut şaşırmıştı, kırılmıştı ama aldığı emanete iyi bakmayan sorumsuz bi insan gibi kırdığı eşyayı tamire ne mecali ne de isteği vardı.

Tüm bunlar hafızasından bir bir geçti serva’nın. Henüz bir haftalık evliyken işitmeye başladığı iğrenç kelimelerin böğründeki baskısını hissetti. Silkindi, “bitti işte” diye takrarladı kendi kendine. Umut’un aşağılık kompleksi ile servaya verdiği zarar bitmişti işte. Evliliğinin ilk yılı aynaya bakmadığını hatırladı, özlemişti yüzünü. Gözlerini özlemişti. Bir yılın ardından ilk aynaya bakışını hatırladı ardından. Kafasında yankılanan Umut’un onu aşağılayan sözleri geldi hatırına. “İğrenç bir yüzün var, şu hale bak, kırk yaşında kadın gibi, hayatımda böyle bi kadın görmedim. Nefret ediyorum senden. İğreniyorum. “

Hepsini bir bir hatırladı serva. Şimdi hepsiyle vedalaşma zamanıydı. Ve gülümsedi. Yeni hayata doğru, tüm yaradılmış güzellikleri selamladı başıyla. “Hamd olsun” dedi ve son kez ekledi” bitti…”

Annesinde kaldığı aylar boyunca görmek istediği şefkati hiç görememişti. Kızkardeşi daha ilk günlerden servanın evdeki varlığını adeta fazlalıkmış gibi hissettirmekte ustaydı. Ne bir candan kucaklaşma, ne geçicek hepsi deyip saçını okşamaları. Hiç biri yoktu, sadece sitemli bakışlar vardı. Babası kızını belki bir süre daha içten içe suçlayacaktı. Annesi aynı şekilde sessiz terennümler silsilesi sıralayacaktı. Serva kendini yalnızlığın kollarından, başka bir yalnızlığa atmıştı. Uzun gözyaşlarıyla geçecek geceler bekleyişte, serva tebessümlerini ertelemekteydi. Henüz annesine geleli bir ay olmuştu ve kızkardeşiyle eve gelen telefon parası yüzünden çok ciddi bir kavga etmişlerdi. Serva şaşkındı , arayacak kimsesi yoktu, oysa şimdi varlığı en büyük suçmuş gibi yeterliydi. Annesi kızkardeşine haddini bildirmiyor adeta sessiz bir tanık gibi seyrediyordu.

“Sen geldin ve böyle oldu” dedi esra. Serva ağlıyor ve derdini anlamayacak olanlara anlatmaya çalışmanın ızdırabını yaşıyordu. Öyle ya anlayacak olsalar yaparlarmıydı. Belki sadece esra’ya değildi iştiyakı. Tüm varıyla hayata isyanıydı bu çığlıklar. Gözyaşları yalnızlığının en büyük ispatıydı. Yeni ikâmetgahında ki fazlalığının en büyük delili ise, bir telefon faturasıydı…

Serva hergece kızkardeşiyle kucak kucağa uyuyacaklarını, ona bu ayrılığın yıkıntıları arasında ayağına batan camları hiç hissettirmeyeceklerini ve beraber bülüp, beraber ağlayacakalrını zannetmişti. Ama kızkardeşinin ergenlik dönemi, annesinin babasına dair olan saplatılı düşünceleri hepsine gölge olmuştu. Serva büyüyor büyüdükçe küçülüyordu sanki. Yeryüzünde ki insanların arasında o tek bir göz, tek bir yüzdü adeta. Sağ gözü, sol gözünden habersiz, sol gözü sağ gözüne hasret çekmekteydi. Birbirlerine yakışan en değerli ve mevcudiyeti en sürekli olan şeylerse, yanağındaki ayrılmaz gözyaşlarıydı…

Boşanalı neredeyse altı ay, ayrılalıysa bi seneye yaklaşmıştı. Bir gün arabayla mahallelerinden geçerken, arkasına takılan bir arabaya takıldı dikiz aynasında gözleri. Uzunca bir ilerleyişten sonra arabanın onu takip ettiğinden iyice emin oldu. Sağa girse arkadaki arabada giriyor, sola girse ısrarla ardından geliyordu. “Hayırdır inşaallah” dedi kendi kendine . İçinde genç bir çocuğun oturduğunu seçebildi gözleriyle. Tebessüm etti, bu tehlikesiz ilgiden hoşlanmıştı. Sonra sahilyoluna çıkmaya karar verdi. Yeşilköyde bir polis arabası onu durdurana kadar ilerlerdi. Sağa çektiği arabanın sol penceresini açtığında, onu takip eden arabanın şoförü olan genç çocuğun da arabayı park ettiğini ve indiğini gördü. Şaşırdı. Yanına yaklaşan polide değil, o genç çocuğa baktı serva. Polis kızgın bir ses tonuyla,

-şu sis farlarınızı bir kapatın önce hanımefendi “dedi.

Serva saf bir ifadeyle “hangi sis farı?” diye sordu şaşkın bakışlı gözlerle, polise.

Polis “la havle “çeken bi manada ellerini yana yatırdı ve uzanıp arabaya sis farlarını kapattı. Havanın karanlık olması hasebiyle serva ileriye doğru baktı. Aynı saflıkta sordu polise yeniden:

- E ben böyle görememki?

Polis iyiden iyiye sinirlenmeye başlamıştı. Sol omuzunun ardında yakın takipte servayı izleyen genç adam gülmeye başladı. Serva’ya şefkatli gözlerle bakakaldı. Polis serva’ya doğru:

- ehliyetiniz ve ruhsatınız hanımefendi anlaşıldı sizinle işimiz uzun sürecek! dedi ve yanındaki genç adamın omuzuna dokunuşuyla silkindi.

Genç adam kendinden emin bir ifadeyle polisin omuzlarından kendine doğru çekmiş,

-bir dakika gelirmisiniz, diye seslenmişti. Polis şaşırdı ve buyrun ifadeli gözleriyle, genç adama yaklaştı. Bir kaç metre uzaklaşmışlardı ki, bir kaç saniye geçmeden geri döndü polis.

-Buyrun hanımefendi, gidebilirsiniz. dedi.

Serva şaşırmıştı daha az önce kızgın bir ifadeyle sizinle işimiz uzun sürecek anlaşılan diyen adam şimdi büyük bir hürmetle kendisini göndermeye çalışıyordu. Hürmetin karşılığını daha sonra öğrenecekti serva. Arabayı çalıştırdı, ardından arabasına binen genç adamaın yanına gelmemesine şaşırdı ve yavaş yavaş ilerlerdi. EN yakın ışıklar da ikisi de yanyana düştüler. Pencerelerini açtılar,

-teşekkür ederim. dedi serva.

-önemli değil dedi Mehmethan. Ve gülümsedi.

Yeşil yanıp gitmeleri gerektiğini ardında çalan kornalarla fark ettiler. Ve hareket ettiler. Serva mahallesine yaklaştığında genç adamın hâlâ ardında olduğunu ve sokak sokak onu takip ettiğine bir anlam veremedi. Bütün bu olanları anlatmak için arkadaşına uğramaya karar verdi. Ve tam arkadaşının evinin önüne park ediyorken, genç adamın da aynı apartmanın önüne park etmesine iyice hayret etti. Ve birden sinirleri gerildi. Arabadan hızlıca indi kapıyı çarptı. Genç adama doğru keskin bir ifadeyle yaklaştı:

- Ne cüretle hala beni takip ediyorsunuz. Tamam beni polisten kurtardınız anladık, ama yeter bu kadar , bir de utanmadan aynı evin önüne park ediyorsunuz. Adam arabanın kapısını yeni kapatıyordu bu sözleri duyduğunda. Serva’ya tekrar gülümsedi ve alaycı bir ifadeyle

-iyi de ben zaten burda oturuyorum. dedi ve uzaklaştı. Serva başından kaynar suların döküldüğünü ve yerin dibine geçtiğini hisseti. Gençadamın hemen ardından apartmana girdi. Beraber aynı koridoru yürüdüler. Adamın zafer edasıyla yürüyüşü, servanın yenilgisi, görülmeye değerdi. Kapıyı açtığını , içeri girdiğini görünceye kadar oyalandı serva. Hala şüpheler vardı zihninde. Tipik bir akrep burcuydu serva. Şüphelerinden arınana kadar durmayı bilmezdi. Tam ayrılırken genç adam döndü;

-isminizi lütfetseniz. dedi kibar bi ifadeyle.

-serva . diye sessizce cevapladı serva.ve devam etti;

-siz?

-Mehmet han dedi genç adam. Ve başıyla servayı son bir ekz selamlayarak arkasını döndü Mehmethan…

O gün arkadaşına Mehmet han hakkında hiçbir şey sormadı serva. Hiçbir merakı yoktu, kaderin onları yakın bir zamanda yeniden karşılaştıracağından emindi çünki…

Onikinci Bölüm…

Temmuz 4, 2007

        Elinin altındaki ilk sayfaya baktı ve de sonra diğerlerine. Üç çeşit sayfa vardı. Birbirinden farklı üç ayrı sayfanın yüzlerce kopyası. Serva diğerlerini yerini koyarak eline ilk aldığı sayfayı aldı yeniden. Siyah bir gökyüzü vardı sayfada. Yıldızlarla dolu bir gökyüzü. Her gece gördüğü gökyüzünün resmi neden buraya konmuştu akıl sır erdiremedi başta. Elifayşe’ye yöneltti şaşkın bakışlarını. Arkadışın gözlerinde, daha dikkatli bakmasını gerektiğini uyaran ifadeyi okudu çok geçmeden. Bu sefer daha dikkatice baktı sayfaya. Yıldızlarının şekillerinin farklı olduğu dikkatini celbetti hemencecik. İyice yaklaştırınca gözlerini sayfaya, birden Elifayşenin soğuk ellerini , kendi ellerinin üstünde hissetti. Sanki birazdan yaşayacağı heyecana dayanabilmesi için arkadaşına güç vermek istiyordu Elifayşe. Serva zaman ve mekanın yavaşladığını hissetti yeniden, gözlerini kağıttan çektiğinde kendini Elifayşeyle beraber kağıtta gördüğü manzaranın önünde buldu. Kağıdın içine girmişlerdi sanki. Arkadaşının kendine güç vermek isteyen ellerini sıktı korkudan.

 

“Aman Allahım” dedi serva.

“Bu nasıl olur!”

“Olur serva  Allahın dilediği herşey olur,

  İşte bak şimdi gökyüzüne daha dikkatli!”

 

      Serva gözlerini elifayşeden çekip gökyüzüne yönelttiğinde, sanki kainatın tüm ışıklarıyla buluştu gözbebekleri. Yıldız zannettiği herbir şeklin arapça Allah lafzı olduğunu gördü dehşetle. Gökyüzü sanki ;santimetre santimetre karelere bölünmüş ve herbir karenin içinde parıldayan ışıkta Allah lafzı yer alıyordu. Serva hayretten büyümüş olan gözbebeklerinin gördüğü manzara karşısında biraz daha büyüdüğünü hissetti.

 

“Aman Allahım!” dedi yeniden.

 

“Bu ne muhteşem bir manzara böyle, bu nasıl bir güzellik Allahım, Elifayşe söyle bu nasıl bir şey böyle?”

 

“çok güzel değil mi?”dedi Elifayşe de ve devam etti;

“aslında gökyüzü böyle, fakat imtihan sırrı gereği perde ile saklanmış bir halde. Bizlerin her gece temaşa ettiği gökyüzün belki herbir santimetrekaresinde bir Allah lafzı gizli ve ışıl ışıl parlıyor,ne muhteşem değil mi?”

“Evet” diye yanıtladı serva.

 

        Ve birsüre daha izlediler iki arkadaş gökyüzünü, başka hiçbir şey yoktu etrafta. Alabildiğine geniş bir toprak ve gökyüzü. Yıldızlar sanki dans ediyor gibi kayıyorlardı devamlı. Servanın gördüğü manzara karşısında gözleri dolmuştu. Nasıl aniden oraya gittilerse, birden  okula dönüvermişlerdi beraber.

    

       Nasıl olduğunu anlamadan.Aniden, okulun koridorlarında bulmuşlardı kendilerini. Serva elindeki diğer kağıtlarla beraber Elifayşenin yanında ayaktaydı, sanki hiç gitmemiş gibiydiler.Sanki az önceki zamanın üzerinden bir kaç saniye geçmişti, fakat emindi serva belki on , onbeş dakika izlemişlerdi gökyüzü. 

 

      “Rüya gibiydi…” dedi kendi kendine.

 

       Birbirlerine bakıp gülümsediler. Şahit oldukları herşeyin gerçekliğinden şüphesizdiler. Dünya gözlerine çok daha sahte göründü.

 

       Eline bir diğer kağıdı aldığında üzerinde hiç yorgunluk hissetmediğini farketti serva. Yaşadığı bunca heyecana nasıl hiç yorulmadan tahammül edebilmişti şaşırıp kaldı. Fakat vazife bilinci sadece sorumluluktan ibaret değildimutlaka, içinde aşkta vardı. Aşk vazifeyi kutsallaştıran yegane duyguydu. Serva içinde bulunduğu duruma hamdetti yeniden.

 

       İkinci sıradaki kağıdın üzerinde büyük bir kapı vardı. Ahşap ve oymalı bir kapıydı ve yaklaşık beş altı metre boyundaydı. Genişliği de bir o kadar vardı. İnsanlar kapının önünde küçücük duruyorlardı. Serva yeniden kalbinin heyecanla attığını hissetti. Az önce yaşadıklarının etkisi henüz geçmemişken,nasıl yeni bir heyecana dayanabilirdi ki…

     

       Fakat Allah kimseye kaldıramayacağından fazla yük vermiyordu. Ve ilahi kural herkesi kapsıyordu. Elifayşe kağıdın üzerinde ki kapıya işaret etti parmağıyla ve aynı anda kendilerini o kapının önünde buldular.Serva gayri ihtiyari arkadaşının avuçlarından destek istedi gene. Arkadaşı zaten gönüllüydü ve hemencecik tutuverdi servanın minicik ellerini. Heyecandan tir tir titreyen beyazımsı bu ellere en çok dua için gökyüzüne doğru uzatılmak yakışıyordu. Serva arkadaşının da kendi kadar heyecanlı olduğunu fark etti. Elifayşenin gözlerine bakıp sevgiyle dolu gülümsedi. Kapının önünde dev gibi adamlar olduğunu gördüler ardından. Fakat normal bir insan gibi değillerdi. Sanki ;birer hilkat garibesiydiler.

        Serva adam gibi bu yaratıkları görünce korktu ilkin. fakat sonra derin bir huzur duydu. Öyleki başları o kadar eğikti ki boylarının yarısı hizasında kambur duruyorlardı. İçinden bir ses onlardan korkmaması gerektiğini fısıldadı kulağına. Ve inanılmaz bir itimad duygusu ile boyun eğdi serva da. Adamlara biraz daha dikkatli bir nazarla baktı. Hepsi birbirinin aynı gibiydi. Boyları yaklaşık üçbuçuk metre civarında, ağızları devasa bir büyüklükte, burnu ve gözleri sanki içiçe geçmişti. Fakat hepsinin gözlerinde müthiş bir teslimiyet ifadesi vardı. Elif ayşe ve serva neden burada olduklarını anlamaya çalıştılar. İçinde bulundukları okulun dış mekanıydı burası. Ve Elifayşenin korkuyla “geliyorlar, geliyorlar”dediği insanlar okulun etrafını sarmışlardı . Hepsinin ellerinde pankartlar, ve ve ortasında tek yıldız olan bayraklar vardı. Serva bayrağın hangi ülkeye ait olduğunu anımsayamadı. Elifayşeye dönüp tam bunu sormaya niyetlenicekti ki bir gürültü koptu insanların arasından. Flaşlar patladı, sloganlar yükseldi. Kapının önünde duran hilkat garibeleri birden ayağa dikildiler. Kollarını iki yana açıp kapının önünde dev bir barikat kurdular. Onların bu ani kalkışmasıyla insanlar koktular. Hepsinin benizleri sarardı. Dudakları uçukladı tek tek. Serva ve Elifayşe olanları hayretle izliyorlardı. İnsanlar yaratıkların dikilmesiyle uzaklaşmışlardı kapıdan fakat bir grup ateşli holigan birbirlerini daha çok itekleyerek bağırmaya başladılar.kalabalık ve gürültülü lafların arasından;

 

” Sizleride , inancınızı da yaşatmayacağız, bu Okul kapanacak!

Defolun bu topraklardan!” diye tek başına bağıran bir adamın ateşlemesiyle diğerleri de daha çok galeyana gelip bildik sloganlarını yenilediler. Fakat devlerin müthiş cüsseleri ve yerlerinden milim dahi kımıldamamaları ateşli topluluğu korkutmaya yetiyordu. İlahi bir görevle okulu koruyorlardı, bu dev cüsseli mübarek yaratıklar…

 

    Serva bu keşmekeşe nasıl düştüğünü anlayamaz gözlerle Elifayşeyi sorgularken, ve orada bulunuş amaçlarına henüz vakıf olamamışlarken, külli varlığın içinde bir tek aciz insanın hem ne kadar küçük hem de ne kadar yeterli olduğunu tefekkür ediyordu.

Zihinleri tüm bu kaoslarla çalkalanırken, birden kalabalığın sessizleştiğini fark ettiler.

Sağına ve soluna döndü serva. Uzaktan gelen başka bir kalabalık dikkatini celbetti. İnsanların yüzlerindeki korkulu ifade yerini ızdırap dolu manalara terketmişti. Ateşli kalabalığın en önünde ki gazetecilerin fotoğraf makinelerini hazırladığını gözledi serva. Uzaktan gelen diğer kalabalığa doğru yönelmişti objektifler. Flaşlar tek tek patlamaya başlamıştı ki, okulu koruyan devler hareketlendi. Onların hareketiyle gazeteciler korkup kaçıştılar dört bir yana. Zira devlerin küçücük bir hareketi insanı dehşete düşürebilecek kadar etkiliyeciydi…

 

       Uzaktan gelen insan topluluğunun yaklaşmasıyla alanı iyice boşaltan slogancılar sayesinde okulun avlusu sessizleşmişti. Serva ve Elifayşe’de pür dikkat olacakalrı izliyorlardı. En ufak bir çıt yoktu meydanda. Dev cüsseli yaratıklar istiflerini hiç bozmadan kapının önünde kol kola okulu korumaya devam ediyorlardı. Uzunca bir bekleyişin ardından nihayet  iyice görünür olmuştu kalabalık grup. Neredeyse aralarında bir yüz metre kadar mesafe kalmıştı. Serva gözlerini kendilerine doğru yaklaşan bu insan topluluğuna dikti. Kimler vardı ve nasıl insanlardı seçmeye çalışıyordu. O mesafeden sadece beyaz giyindiklerini görebiliyordu. Biraz daha dikkat edince sanki bir piramit gibi dizilmiş olduklarını farketti. Rüzgar beyaz giyimli bu adamların elbiselerini uçuruyorduç Manzara muazzamdı. Elifayşe ve servanın gözlerinde meraklı bakışlar iyice artmıştı. Kulaklarının sonunda kavuştuğu sessizlik, uzaktan bir şarkı fısıldıyordu sanki. İyice kulak kabartsalarda net bir melodi seçemediler. Gözbebeklerinin odaklandığı bu muazzam manzaranın sükutunu ve huzurunu , dev cüsseli adamların birdenbire ve aynı anda dizlerine dopru kapanmalarının uğultusu bozdu. Serva bakışlarını dev yaratıklara dopru çevirdi. Artık onlardan hiç korkmadığını tefekkür etti. Eğildikleri ve dizlerine doğru büzüldükleri zaman boyları yarı yarıya azalıyordu sanki. Az önce ki devlerin yerini şimdi edepten başlarını kaldıramayan cüceler almıştı. “Bu nasıl bir saygı, bu nasıl bir edep?” diye düşündü serva. İşte o anda azalmış olan slogancı kalabalıktan azgın çığlıklar yükseldi.

      

      Az önceki hakaretvari konuşmalar yapan ve yanındakileri de galeyana getiren adam şimdi yüksek bir ses tonuyla;

 

“Allahu Ekber!”

“Allahu Ekber!”diyordu.

     Servanın gözleri yaşlarla dolmuştu, Bütün vücud azalarının zikr halinde olduğunu hissetti. Kendilerine yaklaşan kalabalığa gözlerini çevirdi, Allahu Ekber nidalarının yüreğini titretişiyle.

    Gözlerine ilk çarpan nurundan yüzünü bile seçemediği ve kalabalığın en ön safında yerleşmiş olan bembeyaz giysili bir erkekti.

     Serva ve Elif ayşe karşılarındaki bu kalabalığa büyülenmiş gibi bakıyorlardı. Neye baktıklarını , kimi gördüklerini bilmeden, kulaklarına fısıldayan nurani tınıdaki bir sesle irkildiler.

    

     ” İşte!” diyordu ses;” en ön safta duruyor en sevgiliniz”

     “Muhammed Mustafa(s.a.v.) Efendiniz ve hemen arkasında dört fıtratın dört sahibi, insanlığın dört halifeleri;

        Ebubekir!

        Ömer!

        Osman ve Ali!”

 

     Serva her duyduğu ismin ardından kalbine sağ elinin avuç içiyle dokunuyor, “radiyallahuanh!” diyordu.Serva ve arkadaşı; gözlerinden boşalan sicim gibi yaşların şahitliğinde en kutlu günü yaşıyorlardı. Dev cüsseli adamlar tek sıra halinde çekildiler kapının önünden birer birer. O koca adamlar gittiler, peygamberin karşısında unufak  olan, edepten yüzleri neredeyse toprağa karışan cüceler gibi oldular. kapı yavaş yavaş açıldı, etrafta artık serva ve Elifayşeden başka kimseler kalmamıştı. Peygamberin ardından içeriye giren Hz. Ömer, Hz. Ebubekir, Hz osman Ve hz. Ali başları önde ve vakur duruşları ile serva ve Elifayşenin yüreklerini titrettiler geçip giderlerken önlerinden. Arkalarından ehlibeyt geçiyordu işte. Ve sahabei kiram… Bir bir geçip gittiler servanın ve Elifayşenin önlerinden. Okulun kapısından girdiler sıra sıra. Serva kalabalığın sonunun yaklaşmış olduğunu gördüğünde, Elif ayşenin elini tuttu. Girecek henüz otuz kırk kişi daha vardı. Ama servanın aklı dev cüsseli mubarek zatlardaydı.Birazdan yeniden ayaklanacak ve vücutlarını dikleştirecek olduklarını düşünüyordu serva. Geride kalanlara bakıp, bir bir okula girişlerini izledi hepsinin. Kendinden yana dönüp bakan kimse olmamıştı. Hepsinin başları önlerinde ve çok ciddi ifadeleri vardı. Hatta hüzünlü olduklarını düşündü serva. Gözlerindeki bu kasveti anlamlandıramadı. Okulu kapatmaya çalışanların ve azgınlıklarının bu üzüntüye yol açtığını düşündü ister istemez. En son dört beş kişi de kapıdan giriyordu ki; arkadaşının önceden tuttuğu ellerinden çekiştirdi aniden. Elifayşe şaşırdı;

 

“nereye?” dedi heyecanlı ve suçlu bir edayla.

“haydi “dedi serva” devler kapıyı kapatmadan girelim biz de arkalarından”

“hayır..”dedi Elifayşe” gidemeyiz, olmaz, izinsiz olmaz”

“Elifayşe biliyorum gitmeliyiz, çabuk fazla zamanımız yok , hadi…”

Arkadaşını hızla sürüklercesine ilerletti serva. En son kapıdan girenlerin ardından son anda yetiştiler. Devlerin dikilip kapının önünü tutmalarına ramak kalmıştı oysa. Ama yetişmişlerdi. Hızla kapanmakta olan aralık kapıdan içeriye doğru yürüdüler. Okula giriyor olduklarını sanan serva, kendilerini simsiyah bir mabedin içinde buldular.

 

       Bulundukları mekanın beytullahınavlusunda , basamaklarından çıktıkları mabedinse kabenin ta kendisi olduklarını anlamaları uzun sürmedi. Önlerinde yuvarlak bir şekilde yükselen merdivenler vardı. Altın rengi korkuluklara tutundu serva. Kuleden çıkar gibi çıkmaya başladılar merdivenlerden. Arkalarından hızla dikilen devlerin gürültüsü ,ağır ağır kapanmakta olan kapıyı bastırmıştı. Serva geriye baktığında kapının tamamen kapandığına şahit oldu. Yüreğini saran korku ne yalnızlıktan, ne mekanın sessizliğindendi. Her basamakta biraz daha menzile yaklaşıyorlardı. Ve kalpleri korkuyla iştirak ediyordu, cevapsız suallerin istila ettiği zihinlerine. Kaç basamak çıktılar bilmiyorlardı aniden durdun serva, Elifayşeye doğru;

“Elifayşe azsonra basamaklar bitecek ve biz belkide peygamberimizle yüzyüze gelicez!”

dedi. Elifayşe;

 

“korkuyormusun?” diye sordu servaya. Ve cevabını beklemeden devam etti;”

ben daha çıkamayacağım serva, bu kadar, burda duruyorum ben, korkuyorum, Onun nur yüzünü sende gördün ama gelip geçti zaten bir kaç saniyeden daha fazlasına tahammül edemezdi ruhum. bana bu kadarı kâfi serna , ne kalbim daha fazlasına dayanır, ne ruhum!”

“Haklısın” dedi serva. “bende çok korkuyorum. Bu öyle bir korku ki sanki her basamakta Allaha biraz daha yaklaşıyorum. Hangi yüzle oraya varıcam?”

     

      İkisi de durakladılar. Korkuluklara tutunup oldukları yerde kalakaldılar. Elifayşe servanın bir kaç adım gerisinde korkuluklara kapanmış ağlıyordu. Serva da  aynı iştiyakla yakarmaya başladı Rabbine;

 

    “Affet Rabbim, affet, resulünün yüzü ayan beyan nur gibi gözlerimin önünde, onun yüzünde ki nurun hürmetine affet …

Rabbim dünya hayatımda hep cennetini yaşayacağım ve yaşatacağım bir yuvam olsun istedim. Bana hayırlı eş ver ya Rabbim, ve neslimizden gelecek , sana hizmette yarışacak hayırlı evlatlar…”

 

        Gözlerini kaldırdı serva, bir kaç basamak yukarıda beyaz tenli siyah sakallı genç bir adamın kendisine bakmakta olduğunu farketti.Şaşırdı az önce ikisinden başka hiçkimsenin orda olmadığına yemin edebilirdi. Mütebessim gözleri tek bir an kavuştu ve sonra ikisi de haramdan sakınarak değiştirdiler ufuklarını. Serva o an; o korkulukların parmaklıklarında tüm günahlarından arındığını hissetti. Öyle bir mekanda , öyle bir dua etmişti ki, aynı saniye duasının kabul gördüğünüde işaret etmişti Rabbi…

 

      Ertesi sabah gözlerini açtığında, hangisinin rüya, hangisinin dünya olduğunun ayırdına varamayacak , gördüğü rüyanın etkisiyle  yaklaşık üç hafta ruh gibi dolaşacaktı. Konuşmayacak, sadece yaşayacak kadar yemek yiyecek, ve en önemlisi de okula girerken geride bıraktığı Umuttan hiç bir iz bulamayacaktı…

Onbirinci Bölüm:

Temmuz 3, 2007

       Aynı gece derin bir rüyanın eşiğinde sarsılıyordu serva. Ne uyumak elindeydi sanki, ne uyanmak. Tarif edemediği bir güce boyun eğmişti gözkapakları. Ruhu göreceklerine teslim olmak üzereydi. Gözyaşları yanağında sicim gibi yol yol izler yapmıştı. Bazen düşünüyordu da kendisini bildi bileli ağlıyordu serva. Aslında acınacak bir hal gibi görünsede o kendini hep özel hissetmişti buyüzden. Rabbine olan yakınlığını çilelerle ölçebiliyordu belki. Belki de sadece bu bile  gözyaşlarının istikrarlı yolculuğunun en büyük tesellisiydi. Uykunun ağır ve cazibeli etkisi altına girmekte oyalanmayacaktı serva. Uyumak üzere zihninde dolanan düşüncelere tebessüm etti kendince” yanımda bı sefer bir not defteri götürmeliyim, unutma serva, unutma…”

 

Başka biriyle alay eder gibi kendiyle rahatça alay ederdi hep. Bu seferde bozmadı istifini, uykusuna karışan bu latifeli cümlelere eşlik etti gülümseyişi yeniden. Birden kendini devasa genişlikte bir caddenin ortasında buldu. Yanında umutta vardı. Elini tutuyordu eşinin serva. Umutun ellerinin soğukluğuna odaklandı zihni birden. Çevresini algılamakta güçlük çekiyordu. Dikkatini caddeye çevirdi sonra. Sessizdi fakat yaklaşan bir gürültü vardı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyor, sağına soluna bakıyor ama hiçkimseyi göremiyordu. Umutla beraber yürümeye başladılar. Birbirlerine hiç bakmıyorlardı. Sadece sessizce yürüyorlardı. Sonunda bir kalabalığa yaklaştıklarını gördüler. Adımlarını hızlandırdılar. Serva merakla biraz daha hızlı yürümek için sürüklüyordu Umut’u da. Kalabalığa iyice yaklaşmışlardı. Ve gördükleri manzara karşısında gözleri hayretle açıldı ikisininde. Zira belki elli belki yüz kişi toplanmış , hiç ses çıkarmadan yürüyorlardı. Bazısının elleri yoktu, bazısının ayakları. Bu ana kadar engelli olduklarını düşünmüştü serva ve umut. Fakat biraz daha ileride kafası olmayan insanlar da görünce şaşkınları dehşete dönüştü. Eşinin ellerini biraz daha sıktı serva. Gözleri belki bir daha asla göremeyeceği kadar enteresan manzaralara şahit oluyordu.

“Allahu ekber!”

dedi sessizce. Bu neydi böyle?

 

Ellerinin , kollarının , ayaklarının yokluğunu anlayabiliyorlardı ama ya kafaları. Nasıl oluyordu da kafaları olmadan yürüyebiliyorlardı. Aklı iyice karışmıştı servanın. Sonunda odaklandığı bu eksik organlardan , gözlerini yanlarında taşıdıkları levhalara çevirdi serva ve umut.

 

“bak , bak”dedi eşine serva.”ne yazıyor, okyabiliyormusun?”

“evet” dedi umut.

 ”Biz sadece Allahın varlığını ispat için buradayız” diyor ilkinde.

“Allah Allah , hayatımda böyle bir şey görmedim.”

“evet bende…”

 

Serva ve Umut sessizce kalabalığın arkasından yürümeye devam ettiler. Sonunda bir okulun önüde durdular. Kalabalığın başında nur yüzlü bir zat vardı, ve yanındakilere seslensi;

“Haydi Arkadaşlar, Bi iznillah!”

 Ve kalabalığın eksik olan organları yerli yerinde tastamam oldu birden. Serva ve Umutun şaşkınlıkları iyice artmıştı. Onları izleyen diğer insanlar da tam bir şoktaydı.

Acaip bir manzara ve yüzlerce insan, kimse soru sormuyor, kimse cevap vermiyordu. Sanki zihinleri gerekli herşeyi konuşuyor gibiydi.

Elebaşları olan muhterem zat bir adım daha öne çıktı. Ve çok yeterli bir ses tonuyla, halka seslendi;

“Ey insanlar, bizler Aşşahın varlığını ispat için buradayız. Sizler de gördünüz bu ne sihirdir, ne keramet. Bu iş sadece Allahın izin vermesiyle olacak basit bir iştir. Kalbimizle yakardığımız mevlamız niyetimizin sahihliğine icabet ederek dileğimizi kabul etti. Bizler sizlere Allahın varlığını ispat etmek için burdayız.

Onun gücü herşeye yeter!

O doğmamıştır, doğurulmamıştır!

O tek mutlak galiptir.

Ve herşeye muktedirdir!

Ona inanın..yüzünüzü O’na çevirin”

dedi ve tekrar

“Bi iznillah” diyerek hepberaber tekrar organlarını yok ettiler. SErva ve Umut gördükleri ve duydukları karşısında dehşete düşmüşlerdi. Hayatı boyunca beyin gücünün nelere kadir olabileceğini merak eden serva için bu bir örnek teşkil etmekteydi. “Kimbilir daha neler var?” diye düşündü serva, ve hızla Umut’un ellerinden çekti.

“haydi kalabalığı izlemeliyiz.”

Umut ta servaya teslim etmiş gibiydi kendini. Hiçbirşeye yorum yapmıyor, sadece servanın isteklerini yapıyordu. Okula giren kalabalığı gözden kaçırmamak için biraz daha acele ettiler. Herkes sınıflara dağılıyordu.Sonra aniden durdu Umut.

“daha fazla gelemem “dedi. Serva ısrar etmedi eşine. Ellerini bırakırken umutun, onu bir daha göremeyeceğini hissediyordu kalbinin en derininde. İlhami bir kabullenişle veda etti umuta. Ve arkasına tekrar bakmadan yürüdü serva. İlk kapıdan içeri girdi. Sınıfın en arkasındaki sıralardan birine oturdu tekbaşına. Dışarda gördüğü halka seslenen muhterem zat da servanın arkasından aynı sınıfa girmişti.Ellerini açtı muhterem zat, sınıfa yönelip.Ve aynı gür tonda seslendi yeniden. 

“Bi İznillah!”…

        Herkesin eksik organları  yerli yerinde tastamam oldu yeniden. Bir filmin tekrarını aynı heyecanla izler gibiydi serva. Şaşkındı, bir de ortaokul arkadaşı Elifayşe’yi görmesiyle şaşkınlığı iki katına çıkmıştı. yerinden kalktı aniden, hızla Elifayşeye yöneldi.

 

“Elifayşe!”dedi.

“serva!”diye icabet etti arkadaşı.Aynı esnada yanlarındaki muhterem zata dönerek arkadaşını takdim etti.

“üstadım çok eski ve samimi bir arkadaşım, serva”

Üstad diye hitap ettiği muhterem servaya çevirdi gözlerini. Ve bir hayret ifadesi kapladı gözlerindeki manayı. Yüksek bir sesle;

“nur ! nur!, nur-u alâ nur!…” dedi servaya doğru bakarak. İkisi de şaşırdı üstadın servaya bu iltifatı karşısında.Mahçubiyetten yanakları kızaran serva üstadın gözlerinde gördüğü ışıkla doldu taştı biranda. Kalbi müthiş bir aşkla yenileniyordu adeta.Herşey bir anda gözlerine daha güzel görünmeye başlamıştı. Elifayşeye baktı, arkadaşının ellerinde daha önce görmediği beyazlıkta üstüste istiflenmiş kağıtların olduğunu farkedince,

“bunlar ne?”diye sordu Elifayşeye.

“görevimiz”dedi Elifayşe.

“müsade ederseniz bende yapabilirmiyim her ne yapılması gerekiyorsa?”dedi üstada yönelerek

“zaten bu yüzden burdasın “diye cevap verdi üstad.

Başka hiçbir soru sormadan arkadaşının elindeki dosya kağıtlarının yarısını yüklendi. Ne olduklarına bakmadı. Sadece duyduğu ilahi mutluluğu tüm hücreleriyle doyumsadı.

Elifayşenin kendine işaret etmesiyle silkindi tüm düşüncelerden. Böyle bir mutluluk dünyaya ait olamazdı…

 

      Üstadlarından müsade isteyip sınıftan ayrıldılar. O ana kadar gözlerinde sevinç ışıkları olan Elifayşeyi birden bir heyecan ve acele sardı. Serva da bu değişikliği farketti hemen. Arkadaşı nereye giderse, o da oraya gitmek üzere beynine emir vermişti sanki. Merdivenlere yönelen iki dost, birbirlerine bakıp tebessüm ettiler. Merdivenlerin en başında durdu Elifayşe, serva’ya yönelip,

“haydi dostum görevimizi yapalım, ama acele etmeliyiz geliyorlar” dedi.

“Kim geliyor”diye heyecanla sordu serva.

“Onlar, inancımızı yoketmeye çalışanlar”dedi Elifayşe. “Ama başaramayacaklar, Allah izin vermeyecek, ve bizde ölene kadar bunun için hizmet edeceğiz” dedi Elifayşe ve devam ett

“sende artık bizdensin, ve eminim ki bu göreve kayıksın. Bu hizmetin yükü ağır, ecri devasadır. Fakat kimse ecrini düşünmez bizim yolumuzda, varsa yoksa Allahın kelimeleri için yaşarız.Hoşgeldin serva aramıza.”

“hoşbulduk “dedi serva gülümseyerek. İlk defa ellerindeki kağıda bakmak o anda aklına gelmişti.

“Peki bunlar ne, ne yapıcağız bunları?”

“haydi zamanımız yok sonra anlatırım sadece dağıt, gördüğün herkese bu sayfalardan ver”dedi elifayşe ve hızla merdivenlerden inmeye başladı. Ellerindeki beyaz sayfaları öyle biz hızla dağıtıyordu ki; servanın gözleri kamaştı arkadaşının hızından. Aynı şekilde acele etmeye çalıştıysada başaramıyordu. Olabildiğince hızla dağıtıyordu kağıtları ama bir yandan Elifayşeden alamıyordu gözünü serva. Sonra arkadaşının ayaklarının havalandığını gördü. Hayretle ve daha büyük bir dikkatle nazarını elifayşeye yöneltti. hem kağıtları dağıtıyor, hemde şaşkınlıkla dostunun ayaklarına bakıyordu. Elif ayşe öyle hızla iniyordu ki basamaklardan, sanki dönüyordu havada. Ellerinde ki sayfaları müthiş bir dikkat ve hızla sıra sıra dağıtıyordu Elifayşe. Serva gözlerini arkadaşından alamıyordu. Ona yetişmeye çalışsa da aynı hızı yakalaması mümkün görünmüyordu. Elifayşe durdu bir katta. Servada peşinden durdu. Hayretle arkadaşına baktı,

“sen… sen uçuyorsun…”dedi.

“herşey Allah için, onun emirlerini daha hızlı yaymak için”dedi Elifayşe ve devam etti;

“O izin vermeseydi ben yürüyemezdim bile…”

Serva şaşkındı bilim bu manzaraların izahını vermekte yetersiz kalacaktı ve gördükleri apaçık tezahür eden gerçeklerdi.

   “bende yapabilirmiyim?”diye sordu arkadaşına endişeli gözlerini yönelterek.

“mutlaka, yeterki ihlasla hizmet olsun gayen”diye yanıtladı Elifayşe. Ve devam etti;”ama zaman alacaktır aceleci olma ve unutma sen sadeceo sayfalar için bir aracısın, başka hiçbir ehemmiyetin yok, asıl ehemmiyet o beyaz sayfalardır!”

“peki “dedi serva. Ve tekrar inmeye başladılar basamaklardan. Serva kendini bu iş için yetersiz hissediyordu.

“daha huzlı olmalıyım, daha hızlı olmalıyım”diye tekerrür ediyordu cümleler zihninde ardı ardına.

 Sonra arkadaşına yöneltti bakışlarını. Ne kadar ihlasla dağıtıyordu elindeki kağıtları. peki ya kağıtlarda ne vardı?

Bir ara bakmalıyım diye düşündü serva, ama izin verilmelki önce haddimi aşmamalıyım dedi kendi kendine. Sonra durdu, havada dönen dostuna baktı. Ve kalbinden olabildiğince hizmet etmeyi diledi. Sonra dönmeye başladı, hem dönüyor , hem de elindeki kağıtları dağıtıyordu.

“daha hızlı , daha hızlı” diye sıkıntıya düştü yüreciği.

“Mevlam izninle daha hızlı olayım”dedi yüreğinden geçen iştiyaklı bir ses.

Yanaklarınının ıslandığını farketti. Bu öyle bir iştiyaktı ki; gözyaşları tercümanıydı çilesinin. Rabbe açılacak kapının anahtarıydılar. Dilemek ; gözyaşları kadar kutsaldı.

Ve serva dileklerin de en kutsalını diliyordu.

Birden ruhunda beliren heyecana kapıldı ayakları da. Yerden yavaş yavaş yükselen ve Allah için coşkuyla dönen bedenini seyretti ruhuyla sanki.

Yanından geçip gidfen ışık hüzmelerine daldı gözleri. Zaman yavaşlamıştı. Yorgunluk zerre kadar girmemişti cismine. Mekân sadece Allahın izni ile vardı. Elleriyle sıra sıra dağıttığı sayfalara baktı dikkatlice. Nasıl olduğunu anlamadığı bir hal, kaplamıştı dörtyanını. Gözleri bu temaşaya hamd etti Allaha, tüm varlığının üstüne.

 

Elifayşe’nin kendisine seslenen sesini başka bir boyutta duyuyor gibiydi serva. Durmayı diledi aynı anda ve durdu. Hiç başı dönmüyor, ve bedeni yorgunluk hissetmiyordu. Elifayşe’yi şaşkın ve yaşlı gözlerle buldu.

“Allahuekber!  Allahuekber!”diyordu arkadaşı .

Serva alışık olduğu bir halin içinden hiçbir hayret belirtisi olmaksızın aynı olağanlıkla çıkmıştı.

“başardın serva, “dedi Elifayşe ve devam etti;

“inanamıyorum, daha kimse ilk denemesinde başaramadı. benim bile yıllarımı aldı bunu yapabilmem. Allah hizmetini istiyor arkadaşım, istemekle kalmıyor emrediyor, haydi oyalanmayalım”dedi sevinçle.

Gözlerinde aynı hamd yaşları vardı servanın da. Hayatı aynı günde ne kadar çok değişmişti, hepsiğ bir bir gözlerinin önünde belirdi sonra. Tekrar tekrar hamd etti.

“bakabilirsin!” diyen sesiyle irkildi arkadaşının.

“neye?” dedi safça serva.

“sayfalara, merak ediyordun ya hani, bak haydi. Azıcık dinlenebiliriz artık.”

“evet ya doğru, ne zmaandır dağıtıyorum ama ne olduklarını bile bilmiyorum “dedi serva Elifayşe’ye.

“Belki de buyüzden bu ihlasın hürmetine kabul edildi dileğin, ilk denemende başardı zaman boyutunda hızlanmayı”

Şaşkın gözlerini arkadaşınınkine odakladı serva. Ve sonra irkildi aniden, gördükleri göreceklerinin habercisiydi . Daha fazlasına tahammül edebilirmiydi acaba hem ruhu, hem bedeni?

Onuncu Bölüm:

Haziran 25, 2007

 

 

    Zamana yenilen her varlık gibi büyümek endişeli bir yolculuktu. Yol uzadıkça tedirginlikler artıyor ve sonu hiç gelmeyecekmiş gibi insanda bir usanç yaratıyordu. Hele ki zahmetli ve engellerle dolu ise…


Serva sanki her günü tekrar tekrar yaşıyormuş gibi bıkkınlıklarıyla boşuyordu. Tekrarlanan her gün ruhunda derin izler bırakıyor, ve önceki yaraların kabuklarını elleriyle kaşıyordu. Korkmak var olmanın en büyük deliliydi. Hissedebilmenin ve hâlâ ümitlerinin olduğunun ispatıydı. Alışmak ise tehlikeli bir duraktı. Bazen insan; bir durakta duruyor ve vasıtasının hayatındaki var oluş amaçlarını bırakıp vasıtanın zahirine takılıyordu. Alışkanlık durağı insanın ömründen çok büyük kayıplar verdirebilecek en tehlikeli tehditti.


Hayattan kopmak istemese de insan, bir gün kopabilecek noktaya varır ve geriye dönüp baktığında mutsuzluğunun onu nasıl da kovaladığını umutsuzca seyreder. Ardından ileriye

bakar ve kaybedeceklerinin hayatının geri kalanına ulaştıracak bir köprü gibi istiflendiğini görür. Ya seni kovalayan mutsuzluktan korkup avuçlarını başının iki yanında birleştirip olduğun yere mıhlanırsın ve ömrünün geri kalanını korku içinde yaşamaya mahkum edersin kendini, ya da kaybedeceklerinin üzerinden geçip, seni karşı kıyıya ulaştırmasını umarsın. Ve cesaretle adım atarsın.


Serva adım atmaya korkan bir bebek gibi hazırlıksızdı henüz hayata. Belki yürümeyi öğrenene kadar emeklemekle idare etmeliydi. Fakat serva inatçıydı. Yetinmeyi öğrenene kadar da büyümek gerekiyordu…


Tüm bu düşüncelerin zihnini istila ettiği bir gece gözlerini araladı ve kendisini uyumaya zorlamak yerine, az bir vakit ayakta dolanmayı tercih etmesi gerektiğini düşündü. Uyumak için zihni yeterince rahat değildi. Ayağa kalkmak için doğruldu, gözlerinin ucuyla eşine baktı ve umut’ un derin bir uykuda olduğunu gözlemleyecek kadar bir vakit ayırmadı gözlerini Umuttan.


Ne yazık…” diye düşündü.


Sessiz çığlıklarına bir yenisini daha eklemiş halde mutfağa yöneldi. Birkaç çikolata parçası mutluluk için gerekli kimyayı oluşturmaya yeter nasılsa dedi kendi kendine ve gülümsedi. Artık gerisi hayallere kalmıştı.

Mutfakta bir köşeye sinmiş, gülümseyerek çikolatasını yemeye başlayacaktı ki, umutun ayak seslerini duydu. Bütün neşesi kaçmıştı. Elindeki çikolata parçalarına baktı ve tebessümle,

bakalım sana ne kulp bulacak!”

dedi içinden.


Mutfağa giren Umut Sevayı bi köşede sinmiş bulunca gülümsedi. Yanına çömeldi usulca.

senin bu saatte burda ne işin var ?” dedi tebessümle.

Şaşırdı serva eşinin hoşgörülü bakışlarını görmeyeli uzun zaman olmuştu. Cevap verdi hızlıca:

uykum kaçtı, biraz atıştırayım dedim bende”

iyi yapmışsın benimde uykum kaçtı, kalktığını hissettim, yanına geleyim dedim”

iyi yapmışsın “ dedi serva da. Gülümsediler birbirlerine. Birbirlerine tutundukları ilk vakitten beri belki en içten gülümseyişleriydi bu. İkisi de bu anı bozmak istemediler, ve söyleyecekleri bir sonraki kelimenin buna vesile olabilecek olması ihtimali yüzünden susmayı tercih ettiler. Serva ve Umut ilişkilerinin umut vaat edip etmediğini sorguladılar sessiz düşüncelerle.


Gün ışıyana dek; sükutla konuştular, belki ilk defa…



Ertesi gün serva her günden daha mutlu uyandı. Eşinin çoktan uyanmış olduğunu oturma odasından gelen televizyonun sesinden anlamıştı. Doğruldu ve yanına gitmek için terliklerini geçirdi ayağına yavaşça. Oturma odasına gittiğinde eşinin koltukta uyuyor olduğunu gördü. Yavaşça yaklaştı, ve ellerini eşinin uzunca olan saçlarını okşamak için uzattı. Aynı esnada kapının zili çaldı. İkisi de irkildiler. Vakit henüz erkendi. Umut gözlerini ovuşturup kapıya bakmak için hızlıca kalktı. Kapının dürbününden gelenin okuldan arkadaşı Musa olduğunu görünce,

bunun bu saatte ne işi var burada “dedi fısıltıyla. Kapıyı araladı ve Musayı içeri buyur etti.

hayrola sen gelmezdin böyle habersiz” dedi umut.

ya geçiyordum geçenlerden senden aldığım borcu hatırladım , hazır üzerimdede para varken ertelemek istemedim, kusura bakmadınız değil mi?” dedi Musa kibarca.

hayır hayır şaşırdım sadece dur sen şu odada bekle de,serva ya haber veriyim geldiğini” dedi umut ve arkadaşını küçük oda da bırakıp servanın olduğu odaya yöneldi.

Musa gelmiş, üstüne uygun bir şeyler giy hadi” dedi servaya sertçe.

bu saate mi?, durucak mı? “ diye sorsa da, cevap vermeden arkadaşının yanına geri döndü umut. Serva üşengeç bir edayla yatak odasına giyinmeye yöneldi.

nerden çıktı bu şimdi” diye hayıflandı kendi kendine. “Zaten her zaman olur olmaz zamanlarda gelir bu adam “diye de ekledi tüm düşüncelerine son noktayı koyar gibi. Çaresiz hazırlanmak için sıradan bir elbise seçti kendine. Çekmeceden beyaz başörtüsünü de çıkarıp güzelce taktı. Aynada kendine baktı bir süre. Beyazın duruluğu, saflığı ruhuyla müsemma. Kaç zamandır aynada suretine bakamadığını anımsadı. Eşinin kendisi hakkında ki aşağılayıcı ithamlarından öyle tiksinmiş ki, aynaya bakmak bile bir külfet halini almıştı. Artık lavabonun başındayken bile sadece ellerini yıkıyor, yüzüne hiç bakmadan geri çıkıyordu banyodan. Oysa yüzüne bakmak ve kendini yaratanı tefekkür etmek ilaç gibi geliyordu serva’ya. Şimdi bundan mahrum olmak hem de hiç hak etmediği cümlelerle, başka hayırlı vesilelere yöneltecekti belki. Her yerden iyi bir yöne bakmayı, her olaydan bir güzellik bulup çıkarmayı huy edinmişti serva. Aynaya bakamıyorsa demekki bir süre kendi zahiriyetinden iyice uzaklaşması gereği sık sık uğrar olmuştu bilincine.


Bir süre daha oyalandı hazırlanmak için sonra Musa ve Umut’un oturdukları odaya girdi hoş geldiniz demek için. Musa’ya tebessüme sitemi de karıştırıp hoş geldiniz dedi kibarca. İcabet etti Musa da serva’ya.

karnımız aç!” dedi Umut.


Serva mesajı almıştı. Hadi bakalım mutfağa dedi kendi kendine. Buzdolabından eti çıkartacak ve kavuracak , yanına da pilav yapıp sofraya koyacak ve salata, tüm bunlar için pek zamanı yoktu. Uzun sürecek, ve sabırsız bir eş de beni bekliyor diye hayıflandı. Soğanları doğrayıp soteledikten sonra eti de alelacele kuşbaşı doğrayıp tavada kavurmaya bıraktı. Artık her işinde aynı ruh halinde olduğunu biliyordu. Zamanla yarışıyordu sanki, ve bundan hiç haz etmiyordu. Aynı zamanda salatayı hazırlayıp, pilavı da ıslattı. Umut’ un içerden sesi geldiğinde pilavı daha yeni ateşe koymuştu. Serva’nın yanına mutfağa gelip her zaman ki iğneleyici laflarından birini söylemek için sabırsızlanıyor görünen eşine baktı serva ve derin bir iç çekti.

az kaldı merak etme” dedi.

bitmeliydi şimdiye, açlıktan bayılıcağız.”

tamam 10 dakikaya biter işim. Sofrayı da kurmuş olurum bu arada. Hadi sen arkadaşını yalnız bırakma” dedi serva Umut’a.

git mi diyorsun bana yani!”

hayır ne münasebet çocuk tek kalmasın diye söylüyorum.”

tek kalsa ne olur, malına mülküne hainlik etmez merak etme serva!”

yahu ne alakası var. Canı sıkılmasın diye söyledim. Neyse Umut, kavga etmek istemiyorum lütfen”

O zaman laflarına dikkat ediceksin küçük hanım.” dedi ve kapıyı da çarparak çıktı Umut.


Bütün hevesi kaçmıştı servanın. Zaten zar zor keyfi yerine gelmişti. Oflaya puflaya pilavı kontrol etti, salataya yağını ve limonunu koydu, tabakları da dolaptan çıkartıp üst üste istifleyince derin bir nefes aldı.

tamam işte, çatal kaşığı da çıkarttık mı bitecek işim” dedi kendi kendine. Son hazırlıkları da yapıyordu ki, burnuna gelen yanık kokusunu duyumsadı.

Allah Allah, hayrola birinin bir şeyi yanıyor ama kimin acaba! Allah Allah… “ diye düşünürken, etin altını henüz kapatmadığını ve gelen yanık kokusunun etten geldiğini fark etti.

eyvah!” dedi sesli bir şekilde.

Tavanın kapağını açtığında simsiyah et görüntüsü ve mutfağa dolan duman, geriye kalan keyfini de kaçırmaya yetmişti bile.

Eşine ne söyleyeceğini düşünmeye başladı kara kara. Gayrı ciddi bir mevzudan kavga çıkartan adam, bu hale kim bilir söyleyecek neler bulacaktı. Üstelik zamansız bir anda mutfağa gelmiş elini ayağına dolamış, ve Serva’ yı oldukça germeyi başarmıştı. Tüm bu karmaşanın içinde sinirleri bozulmuş ve ağlamaya başlamıştı. Tam bu esnada kokuyu ve servanın sesli düşüncelerinin yankısını duyan Umut ve Musa mutfağa girdiler. Umut arkadaşının yanında birden bire serva’ya bağırmaya başladı.

Zaten beceriksizsin, bunu bir de arkadaşlarıma göstermek zorundamısın! yeter bıktım senden ne kadar ahmak bir insansın sen ya!” diye ağzını açan Umut serva’ya aklına ne gelirse söyleyecekti. Mutfağa girdiklerinde zaten ağlıyor olan serva bu sözlerin üstüne hıçkırıklara boğuldu. Fakat Umut’un merhamete gelmesi için gözyaşlarının Hiçbir ehemmiyeti yoktu. Eşine ne söylediğini bilmiyordu serva, dili tutulmuş kelemeye başlamıştı.


Böyle bir anda ne söylenebilirdi ki zaten…


Arkadaşı Musa Umut’u sakinleştirmek için hiçbir şey yapmadığı gibi ısrarla orada durmaya da devam ediyordu. Bu duruma daha da sinirlenen serva iyiden iyiye rencide olmanın verdiği eziklikle mutfağı terketmeye hazırlandı ki Umut, sert bi şekilde bileklerinden tuttu serva’yı. Hızlıca olduğu yere mıhlanan serva, neye uğradığını şaşırdı iyice. Kendine doğru çekti Umut, serva’yı. İki üç metre sürükledikten sonra yemeğin olduğu tavayı eline aldı ve hızlıca yere fırlattı.

Al işte bu yemek kadar değersizsin, ne sen, ne yaptıkların!”

Al işte al işte” diye elindeki tavayı ortalığa, sağa sola saçıyordu umut bilinçsizce.

Serva incinen gururunu artık bir kenara bırakmış mutfağı nasıl temizleyeceğini düşünmeye başlamıştı. Yere çömeldi çaresizce umutsuzluğu gibi hıçkırıkları da azalmıştı. Umut karşısındaki muhattabından hiçbir hareket göremeyince iyice sinirleniyor. Ellerini bir sağa bir sola savuruyordu. Serva yerinden sessizce kalkıp içeriye odaya gitmeye hazırlanıyordu ki bir türlü sakinleşemeyen eşi, son bir manevrayla, tekrar omuzlarından kavradı serva’yı.

Utanmadan bir de gitmeye kalkışıyor. Şuna bak ya deli edecek beni! Nereye gidiyorsun, nereye, temize çabuk buraları pislik! “diye sarstı Serva’ yı olduğu yerde. Serva yeniden ağlamaya başladı;

bırak beni ne olur, bırak da gideyim lütfen” diyebildi sadece.

Umut’un Serva’yı bırakmaya niyeti yoktu. Ettiği küfürlere bir yenisini daha ekleyip, mutfak kapısına hızlı bir yumruk geçirdi Umut. Zaten iyice ürkmüş olan Serva çıkan sesle, olduğu yerde zıplamış ve iyice büzülmüştü. Eşinin ellerinin arasından kurtulmaya çalışan bu küçük kadın hayatın kendisine verdiği acı armağanları artık kaldıramayacak kadar yorulmuştu. Ortalığa saçılan et ve yağ kalıntılarına bir de cam kapıdan dağılanlar eklenmiş, mutfak harabe yerine dönmüştü. Serva gitmesine bir türlü izin vermeyen Umut’un ellerinden sonunda kurtulmuş, olduğu yere çökmüş, hıçkıra hıçkıra nerede hata yaptığını anlamaya çalışıyor, ve isyan etmemek için Rabbinden af diliyordu.

Dudağında hep aynı terennüm, ve yöneldiği aynı menzilde bulduğu ve bulacağı güzellikleri bir dünyalık çileye değişmeyi Hiçbir zaman düşünmeyecek olan bu küçük kadın, sığındığı mevlasından yardım talep etmekteydi. Belki de her şey için çok geçti, belki de Hiçbir şey için…


yardım et Rabbim…”

yardım et Rabbim..”


Dilinden düşmeyecek olan bu yakarış, karanlıkta ki tek ışığıydı Servanın.


Üstelik seçimlerinden sorumlu olmak, girdiği yollara neden ve hangi vasıtalarla saptığını bilmek dahi teselli için kâfi değildi. Hayat; karar vermek ve kararlarını hayırlı nihayetlere eriştirmek için bir yoldu, ve yolcu oldukça yorgundu…

Dokuzuncu Bölüm…

Mayıs 23, 2007

         İlk yokluk korkusu; tüm hücrelerine sığışmaya çalışıyordu. İnsan yalnız yaratılmamıştı ama hayat nehrinde teker teker boğuluyordu sevilen. Serva kurtulmaya çalışırken,aynı zamanda sevdiklerine tutunup onları suyun dibine itiyordu. Sadece farkındalık henüz tekamülünü tamamlamamıştı. Bir deneyim, bin yıl boşuna yaşamaktan değerliydi. Çokun yenilgisi, ve tekin zaferi…

             Sulanmamış topraklar, terkedilmiş mabedler, serva’nın ruhu gibi yokluğu  temsil ediyordu. Yapayalnızdı; anne şefkatinden yoksun, baba güveninden uzakta tek başına yaşayan, ve gecenin sessizliğinde her türlü musibete açık olan küçücük bedenini niyazlarla korumaya çalışan minicik bire kadındı  sanki. Oysa en büyük koruyucusu Rabbi’ni an dahi unutmamıştı. İnsan ziyankardır ya, yetinemiyordu serva’da. İnsan olmanın gereğini uyguluyordu istemsiz. Ziyan etmekten mi geçiyordu insan olmak çaresiz…

               Feride’nin zihni Fikret ve hataları ile meşguldü. Fikretin zihni ise bambaşka şeylerle meşguldü. Vicdansız değildi Fikret ama umursamazdı. Sadece kendi nefsini umursuyor ve kendi ihtiyaçlarını tatmin ediyordu. Kendinden başkalarının nefsi yoktu onun için.  Başkalarının heves ve istekleri adeta yersiz ve çoktu.Anlayamıyordu, anlayamayacaktı…

             Serva kâbeyi ilk gördüğü an ellerini bağrına kavuşturmuş, ve tüm ruhu ile şu duayı etmişti.

“Rabbim hayırlı ömür, hayırlı eş ve neslimden kutsayıp hayırla seçeceğin evlatlar diliyorum!”

           Biliyordu, Kabe’yi ilk gördüğü anda edeceği dua kabul olacaktı. Zaten öyle yürekten söylemişti ki; Rabbinin bu saf yüreğe icabet etmemesi mümkün değildi. Sadece zaman, nefsin aleyhinde büyüyen kara bir delik gibiydi. Yalnızlık korkunç bir tuzaktı. Ve insan aldanmak ile sınanacaktı…

          Bir sabah; uyandığında artık yalnız değildi serva. Saçları, gözleri ve mülkü kendine ait sandığı herşeyi paylaştığı bir sevgili vardı yanında  her sabah onunla uyanan. Onyedi yaşında, yalnızlığın kötürümlüğüne ve hainliğine daha fazla dayanamayarak  evlendi serva. Artık saçlarını okşayacak annesinin şefkatli ellerini ummak zorunda değildi. Babasının latif ve takdir dolu sözlerini tahayyül etmeyecekti boş yere. Ve hayalkırıklığı uzaktaki seraptı artık. Bir sabah tek başına uyanmamıştı serva ve ikiliğin geçici sarhoşluğunda utanmış gözlerle baktı eşine ve gülümsedi.

“günaydın…”

Öyle bir günaydındı ki; nur güne doğmuş, gün alabildiğine aydındı. Öyle bir aydınlıktı ki, yalnızlığın soğuk dudakları öpmeyecekti artık servayı. Ve öyle bir ummaktı ki; hayali cihana değiyordu. Serva coşku katıyordu “günaydın”a, ümit katıyordu, sadakat ve neşe katıyordu. Öyle bir selamdı ki , öyle değerliydi ki hak hatında; helalinin tüm ümidini taşıyordu. Bu öyle bir ummaktı işte, bu öyle aldanmaktı…

            Kalktı, yalancı bir tebessüme aldanan gözlerinin geçici coşkusuyla heyecanla güne başladı. Sıcak bir duş ve kusursuz bir kahvaltı ve sorgusuz , sualsiz geçeceğini umduğu koca bir gün, tek tek beklemekteydi servayı. Yaşı küçük, erdemleri büyük olan bu küçük kız dünyayı feth etmiş gibi zafer sarhoşluğundan ayılmaya çalışmaktaydı. Eşini bir yıla yakın bir süredir tanıyordu. Fikret’in servayı evlendirme çabaları sonuç vermiş etrafında araştırdığı uygun bir damat adayını serva ile biraraya getirmişti. Serva için hiç bir zaman önemli olmamış kriterler,kaş, göz, saç ve benzeri zahiri unsurlar burdada önemli olmamıştı, onyedi yaşında sadece mutluluğu dilemekteydi. Tek bir kriteri vardı, oda eşinin dindar bir insan olması. Başka hiç bir şeyi önemsemedi serva, ne para, ne pul, ne makam, ne mevki. Üstelik henüz açmamış bir gonca gibi güzeldi. Ve narin bir goncanın teslim edileceği eller de latif ve hâlim olmalıydı. Serva; anne ve babasının başarısız evliliğinin ardından, evlilik için tek geçerli kuralı   ”sadakat”i umursuyordu. Başka hiç bir yeti eşini mutlu etmeye kafi olmamalıydı var olan her kusuru şefkati ve sevgisiyle örtmeye hazırdı. Eşi hafızdı, hafızlığını sayılı  kuran kurslarından birinde yapmıştı. Yaklaşık biryılda bitirdiği hafızlığı serva için zekasınında ispatıydı. Bu yeterdi, öyle ya; zihnine Kur’anı sığdıran hangi dimağ, bu yüce bilgiye ihanet edebilirdi. Öyle ya; ayet ayet Allahın emirlerini ezbere bilen bir nefis, nasılsa korkmayacaktı latif goncayı tutarken. Nasılsa özenecek, nasılsa gerekli ehemmiyeti verecekti. Korkmak için bir neden yoktu, servanın fazlasıyla sahip olduğu en önemli  şey sevgi ve şefkatiydi. Bir yuva için tüm bu kriterlerden daha fazla ne değerli olabilirdi.  İnsan daha fazla ne isterdi…

            Tebessümle aydınlanan günler birbiri ardınca devam etti. Onyedi yaşında ve orantısız bir disiplin anlayışı ile büyüyen bir gençkızın en zorlanacağı mesele , tabiki ev işleriydi. Feride ne zaman serva’ya ve esra’ya evişleriyle alakalı bir hususta bir şey öğretmeye kalksa, Fikret delirircesine karşı çıkıyor,uyguladığı dengesiz şevklendirme metodlarına inat,”benim kızlarım okuyor” gibi bir bahane ile Feride’ye karşı çıkıyodu. Feride çaresizce Fikrete boyun eğiyor, ileriyi gören bir hanımın muhtemel söyleyeceği cümleleri söylüyordu Fikrete. Ama çaresiz Fikretin inadı ,herşeyin üstündeydi. Ve bu zamana kadar bir türlü oturtamadıkları bu yanlış terbiyeden en çok zararlı çıkan çocuklardı. Serva da evleneli henüz kısa bir vakit olmuş olmasına rağmen yakın tarihteki bu  yanlış uygulama ve anne baba arasındaki uyuşmazlık, onun ev düzenine de aksetmişti. Düzeni bilmeyen nasıl düzen sahibi olacaktı. Tabiatın gereği düzen, şartlara müdehale etmemekle sabit olmasına rağmen,serva kaçmaya çalıştığı her türlü kaosun tam ortasında olduğunu fark ettiğinde herşey için fazla geç kalınmış olacaktı. 

           Düzen ruhun ihtiyacıydı, düzen tabiatın fıtratıydı. Düzen yuvanın en önemli mihenk taşıydı. Bir bebeğin bile en farkında olacağı durum düzen içinde olup , olmama durumuydu. Fikret bu hususta öyle bir infaz yapmıştı ki, bu lekeyi üzerinden silemeyecekti serva. Koordinasyon bir çocukta geliştirilmesi gereken en ciddi yetenekti. Ve serva koordinasyondan tamamen yoksundu. Henüz bir kaç hafta olmuştu ki evleneli, daha yeni yuvasına alışamışken, eşinin hışmına uğradı erkence. Adı umuttu eşinin. Ama servanın Umudu hiç olamadı. Hatta servanın var olan umutlarınıda yerlebir etti, ismiyle müsemma olmayan eş. Sabır umudun en yabancı olduğu kelimeydi. Umut; servanın en ihtiyacı olduğu şeydi…

               Kahvaltı hazırlamak için yerinden doğruldu henüz öğle vakti girmemişti, ama vakit epeyce geçti. Artık öğle yemeği sayılabilecek bir öğün olacaktı. Kahvaltıyı oturma odasında hazırlamaya karar verdi. Gerekli malzemelerin hepsini bir tepside toparladı. Çayı yavaş yavaş bardaklara koyarken iyice demlenmemiş olduğunu fark etti. Henüz doğru bir çay bile demlemekten acizdi. Kendi kendine hayıflandı. “Evlenmek senin neyine, daha bir çorba yapmayı bile beceremiyorsun”. Sesini duyan yoktu, belki tiz bir çığlıktı isyanı. Beceriksizliği ile anılmaya başlamadan bu işe bir el atmalıydı. Ne yapmalı, nasıl yapmalı diye düşünürken, tavada pişmekte olan yumurtanın mutfakta salınan yanık kokusu burnuna ulaşmış ve tüm düşüncelerinden ancak bu vesile ile ayılmıştı. Kendi kendine “öf”leyen, iki eli birbirine karışan bu küçücük hanım, evliliğin sandığı kadar kolay olmadığını anlıyordu artık. Oysa henüz kaç vakit geçmişti. Henüz kaç bahar aşkları tazelemişti. Bir kaç ay, bir eş hakkında kanaat sahibi olmaya yetermiydi. Ve bir çorbayı altı saatte yapabilme meziyetsizliğine sahipde olsa, bunlar için kalp kırmaya değermiydi. Tüm bu gel gitlerin, ve kişisel muhasebenin örgüsünde yayılmıştı ki, içerden umutun sesini duydu.

“haydi açlıktan bayıldık”, ” geliyorum ” diye icabet etsede canı hiç gelmiyordu. Hatta aksi istikamete doğru gitmek istiyordu. Beceriksizce hazırladığı kahvaltı tepsisinde dikkati celbeden en lezzetli şey, sevgiydi. Sevmek hasılı güzeldi…

          Beraberce kahvaltı ettiler. Ağızlarının tadı bozulmadan, ve huzurun ihtiyacını duyumsamak zorunda olmadan. Yumurtayı yanıklarından ustalıkla ayırdı umut, öflene püflene amma servanın acemiliğini vurgulayarak alaycı bir gülümseme ile “ellerine sağlık!” dedi. Sevindi serva, kadın küçük de olsa en ufak bir hoş söze sevinirdi nasılsa. Öyle ya o küçücük bir kadındı artık. İnsanın  “ben de varım, ben de yetişkinim” demeye yeni yeni başladığı yıllarda, o evinin hanımıydı.Uzun süre süpürülmeyen yerleri hacimli bir toz kütlesi kaplasa da, mutfakta bir kaç gün önceden kalma bir bulaşık dağı yer alsa da, serva evinin hanımıydı. Ve zor da olsa görevinden hoşnuttu. Bir de  Umutun günden güne kırıcılık seviyesi artan sözleri olmasa, daha çok hırslanacak ve evine daha çok sarılacaktı. Ama Umut; sabrın nihayeti selameti, hafızasından Rabbinin diğer emirleri gibi çıkarmış olacaktı.

             İhanetin en ağırı Allahın sözlerini hıfz etmiş bir zihnin yaşadığı ihanettir. Öyle ki; ayetler nakış nakış dimağını süslemiş, ve sonra Umut aynı dimağı israf eden düşüncelerle kirletmişti. O hiç birşeyin farkında değildi. İhanetinin boyutunu ve ödeyeceği bedeli bir an dahi düşünmüyordu, gaflet böyle tecavüz ediyordu zihinlere. Serva yeni ümitlerle çıktığı bu tertemiz yolda henüz çok vakit geçmemesine rağmen yorulmuş, susamış ve bitap düşmüştü. Her yeni evli çiftin yaşadığı idda edilen cicim aylarından serva ve umutun yuvasında eser yoktu.Belki trajikomik sahnelerde oynuyorlardı ikiside. Yemek neden tuzlu, ev neden tozlu, çay neden öteki değilde bu bardakta ikram edilmiş, ve sonu gelmeyen sudan bahaneler, Umutun servaya yüklenmesi için yetiyordu. Kavgaları artık saygı çerçevesinden çıkmış hakaretlere ve aşağılamara varan bir hale girmişti. Servanın zihni bulanıktı. Ne zaman büyümüştü, ne zaman evlenmişti. Yanında her sabah uyanan ve bu kadar erkence tebessüm etmekten pes eden bu genç adam da kimdi? Hiç bir soru yerli yerinde, hiç bir cevap tatmin edici değildi. Bazen maziyi takibe kalkışıyor, ve tüm bu olayların tarihlerini tek tek hatırlamaya çalışıyor fakat rüya süratinde ki bu silsileyi izlemekte zorlanıyordu. Serva düşlerin ortasında, düşmüştü. Canı acımaktaydı. Evlilik hiç de hayal ettiği gibi keyifli değildi. Belki de keyif evlilik için fazla abartılmış bir kelimeydi. Anlamaya çalışmak zihnini bulanıklaştırmaktan başka bir işe yaramıyordu.

             Ve en güvendiği kul şimdi emanete hıyanet ediyordu. Üstelik henüz onyedi yaşında ve gonca gibi değerli, gonca gibi güzel ve hassastı emaneti. Belki el üstünde taşınması gereken bir mücevher gibi naifti. Şimdi bu müvecheri tutan eller onun yerden yere çalıyor, cismine hakaretler yağdırıyor, güzelliğini övmesi gereken diller ona çirkinlik atfediyordu. Umut hemen her gün servaya ağza alınmayacak yakıştırmalarda bulunuyor. Serva minicik elleriyle kulaklarını kapamaktan başka bir çare bulamıyordu. Duyduğu kelimelerden öyle utanıyordu ki, Rabbine Umut’u affetmesi için yalvarmaya başlamıştı artık. 

      Bir gün bir başka kahvaltıda yanlışlıkla elinden düşürdüğü tost makinesinin ısı ayar düğmesi yerinden çıktı diye Umut ortalığı ayağa kaldırdı.

” dikkat etsene onca para verdik o alete, babanın uşağımıyım ben” diye sert bir dille çıkıştı servaya. Serva şaşkındı hızla yere eğildi ve makineyi düştüğü yerden kaldırdı. Fakat fişten yeni çıkardığı için hala sıcaktı. Dikkatle bakınca makinenin zarar görmediğini fark etti. Ve sevinçle:

“Bir şey olmamış sadece düğmesi yerinden çıkmış, bak taktım bile” dedi eşine.

Umut daha da öfkelenerek üzerine yürüdü karısının.

“Ne yani bana yalancımı diyorsun!”

Serva şaşkındı, ne söyleyeceğini bilememiş heyecanında verdiği bir halle kekelemeye başlamıştı. Bu durumdan nefret ediyordu , hayatı boyunca her haksızlığa uğradığında kendini savunamamanın ceremesinin tüm yükünü şimdi çok daha fazla çekiyordu. Umuta laf anlatamayacağını biliyordu. Ama haksızlığa uğramak servaya göre değildi.

” hayır ben sana neden yalancı diyeyim” dedi kekeleyerek.

“şimdide söylemediğinimi iddia ediyorsun!” diyerek servanın üzerine yürümeye başladı Umut. Serva sinesine çektiği kollarını umutu durdurmak istercesine sağa sola sallıyordu.Umut duracak gibi değildi.Tüm gücüyle servanın üzerine saldırdı. Elleri ve ayaklarıyla var gücüyle servayı tekmeliyor, servanın ağlamaklı yalvarmalarına aldırmıyordu. Yorgundu serva, ve bedeninden çok acıyan ruhunun çığlığını elleriyle bastırıyordu. Koltuğa yığılmış kendinden çok daha güçlü olan eşinin vücudunda yarattığı darbelerin acısını düşünmemeye çalışıyor, tüm zihnini Rabbine yardım talebinde bulunmaya odaklıyordu. Böyle dakikalarca dövmeye devam etti servayı. Boş bulunduğu bir anda da umutun ellerinden kaçtı serva. kendini yatak odasına kilitledi hemen. Ve var gücüyle belki de ilk kez hiç kekelemeden bağırmaya başladı Umut’a:

” Sanıyormusun ki bunların hesabı sorulmayacak. Sanıyormusun ki emanet geri alındığında cismine bakılmayacak. Nasıl kapatacaksın bu darbın izlerini, bedenim iyileşecek belki ama ruhumun yarasını nasıl saracaksın. Düşün Umut , yalvarırım düşün. Ben bunları unutsam bile unutma O unutmayacak.”

Hem ağlıyor, hem ellerini gökyüzüne doğru açmış var gücüyle dua ediyordu.” Rabbim Onu affet. Bilmiyor, fark etmiyor, bilse hiç yaparmıydı! Rabbim onu affet, bir gün ben gidersem ve Umut başka biriyle evlenirse , başka bir kadına bunları yapmasına izin verme. Bir gün baba olursa çocuklarına böyle davranmasına müsade etme rabbim Hidayet nasib et, sevgilinin hürmetine Umutu affet!”

Bu dua alelade edilmiş bir dua değildi. Tüm gökyüzü susmuş servayı dinliyordu sanki. Kuşlar bile kanatlarını çıpmamışlardı o an. Bulutlar yerinden oynamamışlardı. Sanılırdı ki bebekler bile ağlamamıştı servanın iştiyakının hürmetine. Serva bitap bir halde sızlayan sağ bileğine baktı. Ve yaklaşık bir saat sonra fark etti ki eli tostmakinesini yerden kaldırdığı sırada yanmıştı. Ciddi bir yanıktı, kan toplamıştı. Şaşırdı serva nasıl olurdu da daha önce yara sızlamamıştı. Ağlamayı bıraktı bileğine baktı uzunca bir süre. Umut içeride ellerini iki yanına koymuş burnundan soluyordu, servanın sesinin kesildiğini fark edince yerinden kalktı. “herhalde uyuya kaldı” diye düşünüp hızlı bir manevrayla evden çıktı gitti. Serva ayağa kalktı, Umutun gittiğini anlayıp odanın kilidini açtı ve bir kaç adım yürüdü, vücudunun sızılarını bir bir hissettikten sonra daha fazla yürüyemeyeceğini anlayıp koltuğa yığıldı. Ve birden ağlamaya başaldı yeniden. Şoktan çıkmış gibi ağlıyordu ve hızlıca sayıklıyordu

“Rabbim sen ne güzelsin! nasıl bir irade vermişsin ki ruhun ızdırabı bedeni aşıyor, nasıl bir irade vermişsin ki bu kadar zaman ben yüreğimin acısından elimin sızısını hissedemedim! Rabbim sen ne güzelsin”

Bu gözyaşlarında acı yoktu. Bu gözyaşlarında sadece hamd ve vuslat vardı…

                           

Sekizinci Bölüm…

Mayıs 3, 2007

       

Serva heyecanla ellerini kavuşturdu. Duyduğu haber karşısında sevincine mani olamamış ve sicim gibi süzülen gözyaşlarını coşkusuyla tetiklemişti. Hıçkırmaya başladı, sanki tüm ömrün zahmeti üstüne yığılmıştı. Kalbi acı ile sızladı. Bir an bu kadar sevincin içinde acının ne aradığını sorguladı. Fakat yanılmıyordu , yüreği yüzlerce iğnenin batışı ile oluşabilecek kadar yoğun bir acı tadıyordu. Ellerini sol yanında kavuşturdu. Başını göğüs hizasına düşürdü, artık takati kalmadığı hissetti ve hıçkırıklarına hamd sedalarına ekledi.

        Bu vuslattı, ve vuslatın sevinci, vuslat anına kadar yaşadığı hasretleri ve kederleri bir bir hatırlatmıştı servaya. Odasına yöneldi, henüz  vakit vardı fakat o daha fazla bekleyemedi. Bir çocuk ufkuyla temaşa ediyordu alemi. Ve gördüğü manzara karşısında dehşete düştü. Oradaydı , evet ayan beyan oradaydı cismi. Hiç bir hayal bu kadar net olma şerefine nail olamamıştı o vakte kadar. Hiç bir hayal, gerçeğe bu kadar yakınken, böyle müthiş bir ızdırapla aydınlanmamıştı.

         Serva; ilk kutsal ziyaretini gerçekleştirecekti yakında. Ve yakınlıklar hiç bu kadar uzak görünmemişti servaya. Feride  telaşlıydı. Hazırlıklar yoğundu. Fikret ailesine iştirak edemeyecekti ama güzel temennilerle  dolu bir cep harçlığı da hiç fena olmazdı hani. Serva en azından babasının stresini o mübarek beldelerde çekmeyeceğine seviniyordu. Yola çıkacakları gün yavaş yavaş yaklaşıyordu. Zaman hızla akıyordu ama hasret çeken ve kavuşma gününü bilen için oldukça yavaş sayılırdı. O güne kadar bir çok televizyon programında ve dini yayında umre hakkındaki var olan çoğu yazıyı okumuştu serva. Ama bilgilerini tazeleme ihtiyacı duyacak ki ; gitmeden son kez okuyabileceği ve anlayabileceği nitelikte ki tüm eserleri inceledi. Büyük güne az bir vakit kalmıştı. Hazırlıklar son sürat devam etmekteydi. Feride orada giyilecekler, yenilecekler ve diğer tüm ihtiyaçlarla bizzat ilgilenmekteydi.  Fikretin bu seyahatta onlara iştirak edemeyecek olması nedense kimseyi pek üzmemişti. Hal böyle olunca keyif ve heyecan kat kat büyümekteydi…

                                                                                      —————————-

“Gökyüzünden İstanbula kuşbakışı bakmak ne güzel. Üstelik tam da uçağın kanat bölgesinin hemen üzerinde koltuğum. İnsan hemen altında kocaman bir metal yığını olmasından daha güven duyuyor nedense. Gerçi görüşümü azıcık engellesede halimden memnunum. Allahım sana geliyorum…

Kalbimin dinmeyen çırpınışı ile…

Ve gözlerimde sana akan neşeyle , geliyorum.

Beni kabul et! Ya Rabbi.”

            Serva kalemini defterin arasına sıkıştırdı ve bir daha ayırmamak üzere gözlerini boşluğa dikti. Bulutların kadifemsi görüntüsü, ve sanki üzerinde dursan düşmeyecekmiş gibi bir kütleye sahip hissi veriyor olması, onbeş yaşında bir gençkız için oldukça heyecan vericiydi. Zaman akmak bilmiyor, saatler bir türlü o kutsal beldeye yaklaşmıyordu sanki. Serva iltica eden bedenine, kalbî yüklerini de yüklemiş, adeta bir hamal gibi ilerliyordu Rabbine. Biliyordu rabbinin tek bir mekâna sığmadığını, biliyordu sonsuz mesafeleri arşınladığını. Bu heyecanını arttırıyor, ve gökyüzünde O’na kendini daha da yakın hissediyordu.

        İşte bunları melekler yürütüyor olmalı diye düşündü, hareket eden minicik bir bulut kütlesini izleyerek. Yanında hemen göz hizasına kavuşmuş bir bulut kümesiydi. Sağ tarafından onunla beraber uçuyordu sanki. Bir vakit daha bulutla beraber uçuyor olduğunu tahayyül etti. Ve gözlerini yumarak, kalbinin yenilen heyecanına iştirak etti uykunun mihmandırlığıyla.

       Gözlerini açtığında uçaktaki telaşı farkedemeyecek kadar uykuluydu hala. Fakat artık gökyüzünde olmadıklarını hissetmişti. Ayakları yere basıyordu sanki, gökyüzünde ayaklarının altına kavuşan yer somut değilmiş gibi , uçağın varlğını yadırgadı bu sefer.

     Ayağa kalktı mahmur bir edayla, şişmiş ayaklarını ayakkabısına sığdırmaya çalıştı. Hava alanındaki koşuşturmaca ve bir kaç saat sürecek olan Mekke’ye varış seyahati rüya gibi geçecek, serva şaşkınlığına ilahî nükteler katarak kalbinin yaşadığı bu en tatlı duyguyu doyumsayacaktı. Zaman ilerlemişti, otele varmışlar, eşyalarını yerleştirmişler ve biraz istirahat etmeye karar vermişlerdi. Annesine dedesi eşlik etmişti bu kutsal seyahatlerinde. Serva dedesinin varlığından memnundu. Babasının stresini yaşamayacak oluşu, seyahatin mânâsına da uymuştu. Allah her işini hassas ayarlamalar sonucu yaratıyordu. Otelde ki istirahat vaktini, oteli turlayarak geçirmeye karar verdi. Küçücük boyu ile oteli nasıl bir heyecanla arşınlıyordu ve nasıl hızlı kat ediyordu mesafeleri. Serva için erken diye bir kavram yoktu. Eğer bir şey olmuş ise hayır vardı ve tam vaktinde olmuş idi. Boyu, yaşı, küçük ama idrakı kocamandı servanın. Mekke’nin sokaklarını arşınlamaya az bir vakit kalmıştı. Ailesinin iştirakını da beklemeyecekti ya, anneannesinin kızım burada dikkatli ol, ne olur ne olmaz sözlerini hatırından çıkarmaması gerektiğinde karar kıldı düşüncelerini. Ve tam bu iştiyaklı nağmelerle dolarken gönlü, anneannesi göründü merdivenlerin köşesinden. Heyecanla koştu anneannesine doğru;

-anneanneciğim! diye sevinçle müjdecisine koşar gibi koştu serva.

- Biliyordum bekleyemeyeceğini, haydi gidiyoruz bakalım.

-Nereye?

- sabırsızlıkla beklediğin yere hadi oyalanma!

        Heyecanla anneannesinin ellerine kavuşturdu küçücük ellerini serva. Ve hamd etti mevlasına…

Yürüdüler uzunca bir süre. Hafif meyilli bir yokuş aşağı yolda , adımlarına sohbetlerinide kattılar. Doya doya merak ettiği herşeyi sordu anneannesine serva. Ama öğrendiklerini zihninde tutamayacak kadar sabırsızdı, kalbinin hızlı ritmine düşünceleride eşlik ediyordu. Fakat geride kalan hiç bir şey olmuyordu. Ne zihninde bir manzara, ne sohbetten iki üç cümle. Nasıl yürüdüğünü bile anlamaya güç yettiremiyordu. Sanki ayakları yerden biraz hada yukarıda, süzülüyordu boşlukta serva…

               Ve elele tutuşmuş iki gönül, biri altmış , biri de onbeş yaşında kavuştular gözlerinin doyumsuz manzarasına. Adımları yavaşladı. Birbirlerine bakıp güç topladılar. Birisi için geç bir vuslat, birisi için belki kıymetini bilemeyecek kadar erkendi. Ama ikisininde gönlü heyecanlı, ikisininde zihni berraktı. Gözlerinin varlığına şükrettiler bir defa daha. Bu doyumsuz manzarayı nasiplendi bakışları diye.  En son döndükleri köşede kaldı servanın tüm keşmekeşi. En son döndükleri köşede nöbetteydi belleğindeki tüm acı manzaralar. Şimdi yerlerini hâyâ ile alemin temaşasına terkettiler. Edep ne güzeldi hey hat! Acılar bile edeple güzeldi…

             İkiside bir kaç adım atabilmeyi akıl ettiklerinde, yaklaşık beş dakikadır orda öylece durduklarını fark etmediler. İkisi de ayaklarının varlığına bir kez daha şükrettiler. Hülyalardaki bu en derin menzilde bıraktı ikiside dünyalık tasaları. Şimdi kavuşma zamanıydı. Şimdi biraz daha hızlanma hatta koşma zamanıydı.

            Beytullahın avlusuna girdiklerinde, servanın gözünde hâlâ ilk gördüğü andaki manzara vardı. Anneannesinin ellerini bıraktı yavaşça. Ve koştu Kâbe’yi rahatça seyredebileceği demir parmaklıklara. Ellerini siyah demirden parmaklıklara kavuşturduğunda daha fazla mecali kalmadığını anladı. Gözleri vuslata şahit olsun diye bıraktı kendini Allah için dökülen yaşların deryasına. Doya doya yüzmeliydi cismi, ruhu. Kendinden geçme vaktiydi bu an. Ve fırsatlar kaçmayacak kadar güzeldi. Ağladı, ağladı serva. Elleri yapışmıştı parmaklıklara. İçeri girmek aklının ucundan bile geçmedi. O demir parmaklıklarına kavuşmuştu ya. Cihanın gördüğü en güzel manzarayı görmüştÜ ya gözleri, gerisine ne hacet. Kavuşmak zaten bu demekti .Yüz sürmek, örtüsüne sarılıp , gözyaşlarını silmek aklına bile gelmedi servanın.

             Anneannesi servanın yanına geldiğinde serva gözyaşlarının selinde boğulmak üzereydi. Yavrusu sinesine saran kuş gibi, titrekti elleri. Müberra hanımın şahitliğinde en güzel tövbe gözyaşları dökülüyordu. Ve müberra hanım da eşlik etti yavrusunun bu görülmeye değer sevincine. Ağladılar birbirlerine sarılarak.Serva sürekli tekerrür attiği aynı cümleyi seslenmekten bıkmadı, müberra dünlemekten.”Ya rabbi! sen ne güzelsin” diyen gönlü , dudaklarında çağlamış, gözlerinde kavuşmuştu sevdiceğine.

“Ya Rabbi! sen ne güzelsin”

Ya Rabbi, ! sen ne güzelsin. Minicik bir yüreğe sevdanı sığdırmaya muktedirsin. Minicik gözlere dolmaya, ve kendinden büyük sözlerle akmaya cihana. Sen ne büyüksün Ya! Rabbi…

Müberra hanım, torununu avludan içeri girmeye ikna etmeye çalıştıysa da başaramadı. Kendi de sabIrsızlanıyordu bir an önce yan yana olmaya bu kutsal mabedle. Ama yapacak bir şey yoktu. Servanın ayakları olduğu yere kilitlenmiş , hiç bir yere kıpırdayamıyordu. Donup kalmıştı serva. Müberra servayı itekledi, “hadi kızım, hadi kızım” diye ilerlemesini sağlamaya çalıştıysa da fayda vermedi. demir parmaklıklara yapışan ellerini bir an hareket ettirse, sanki uçup gidecek bir hulyanın tam ortasındaydı serva. Ve izin veremezdi bu vuslatı bölmeye. Yanlarına yaklaşan başka bir türkle, selam verip konuşmaya başladı müberra. Adının Fatma olduğunu öğrendiği bu orta yaşlı kadıncağıza orda durup durmayacağını sordu Müberra. Kadın yorulduğunu ve biraz dinleneceğini söyleyince, servayı emanet edip, ilk tavafını yapmaya gitti sevgilin ilgisine muhtac anneanne. Kadın servaya hiç dokunmadı, onunla hiç konuşmadı. Tam da ihtiyacı olan hale bürünmüştü serva. Bu manzara ve sükût birbirine en yakışan şeylerdi. Serva anneannesinin gidişini sorgulamadı. Ona hak verdi. Sevgili tam karşısında böyle alımlı, böyle nazlı dururken, hangi gönül dayanabilirdi ki. Ama ne kadar da istese kımıldayamıyordu serva. Denemiş ama yapamamıştı. Sanki cüzzî olmayan bir güç daha fazlasına izin vermemişti. Bu kadar yeterdi belki. Belki şimdilik bununla yetinmeliydi. Olsun dedi serva. Olsun, öyle güzel ki…

(Rabbim ! vuslatını bizlerede nasib et, bir daha…)

Müberra hanım dönmüş, ve emanetini bıraktığı yerden almıştı. Öyle ya nasılsa emanet edilen yer Allahın eviydi. Öyle ya servanın bekçileri nasılsa meleklerdi…

          Serva dizleri üstüne çöküp, gözyaşlarını kavuşmaya şahit tuttuğundan beri, dünya bir başka dönüyordu sanki. Bulutlar başka türlü seyreyliyordu boşlukta. Ve boşluğa dolmuştu alemin tüm hücreleri. Boşlukta hem hâl olmuştu aşk ve hiçlik. Boşlukta kavuşmuştu ayrılık ve sevinç…

Yedinci Bölüm…

Nisan 17, 2007

        İstanbula dönüş, yaşanılası en güzel seyahatlerden biridir. Eğer biraz hayal dünyası geniş bir insansanız.Otobüsün cam kenarından yerinizi ayırttırmışsınızdır mutlaka. Ve yol boyu, hiç bir fırsatı kaçırmamışsınızdır , İstanbula dönüşünüze daha derin anlamlar yüklemek için. Ve aslında biraz geriye dönüş yolculuğudur, otobüs yolculukları. Tüm maziyi bir bir eleyip üstte kalan kayda değer anılarınızın muhteviyatındaki tüm kötü tatları yok edersiniz ve yerine gönlünüzü genişleten huzur dolu tatlar ilave edersiniz sevinç hüzün karışımı bir duyguyla. Sonra izin verirsiniz pencereden süzülüp giden ışıkların yüzünüzdeki yansımasının gözlerinizin bebeklerini parlatmasına.

     İstanbul veya döndüğünüz başka bir şehir, eğer dönüyorsanız değişimi kabullenmişsinizdir çoktan. Otobüs yolculuğunuzun ilerleyen her saatinde bir yaş daha büyürsünüz belki , gittiğiniz yönün istikametine göre. Eğer doğduğunuz veya çocukluğunuzun geçtiği  şehre gidiyorsanız, kilometreler yaklaştıkça şehrinize biraz daha küçülürsünüz, zamanda. Varış, tam bir bütünleşmedir çocukluğunuzla. Otogara vardığınızda sabahın ilk ışıkları da aydınlatmaya başlamıştır sokaklarınızı. Eğer biraz hayal düşkünüyseniz, muhtemelen gece yolculuklarını seçmişsinizdir zaten. Yoğun koşuşturmaca arasında en dinlebileceğiniz ve yenilenebileceğiniz vakitlerdir çünki.

        Açılan kapının gıcırdayan sesi, içe dönüş yolculuğunuzun artık bitmesi gerektiğini işaret eder. Gecenin sessizliğinin büyüsü bozulur kapının sesiyle. Önünüzde oturan insanlar  bir bir kalkarlar yerlerinden. Onlar sanki hiç uyumamış gibi dinçtirler. Oysa ki siz; yarı mahmur gözlerle bakarsınız dünyaya. Onlar eşyalarını toplamaya başlamışlardır bile. Sizse kollarınızı açarsınız boşlukta ve tüm eklemlerinizi gevşetirsiniz, gerilerek. Belki de dünyanın düzenine bir ipucudur. Çivinin çiviyi nasılda söktüğü aklınıza gelir. Diğerlerinden geriye kalmamak için toparlanma gereği hissedersiniz aniden. Ve acele bir edayla eşyalarınıza yönelir elleriniz. Aslında biraz daha gerilmeye ihtiyacınız vardır ama bilirsiniz artık inmeniz gerektiğini. Yüzünüze çarpacak sabahın esintisi ayıltacaktır zira sizi.

      Ve tüm mazinize şahitlik etmiş otobüsünüze belki bir daha görmeyeceğinizi bile bile sırlarınızı da emanet ederek içten bir el sallarsınız. Nasılsa herkes birilerinie el sallıyordur o sıra. Sizin bu platonik vedalaşışınız kimsenin garip nazarları ile karşılanmaz.

Ve birden ailenizi veya şehrinizde bıraktıklarınızı görecek olmanın heyecanı sarar yüreğinizi. Garipsinizdir sanki şehirde. Çocukluğunuzda arkadaşlarınızla beraber arşınladığınız sokaklardan geçersiniz. Ve tebessümleriniz sabahın hayrına ve bereketine karşır böylece.

       Her dönüş, bir varışı temsil eder. Her varış, bir dönüşe gebedir. Henüz bir kaç dakika olmuştur aslında şehrinizin kaldırmımlarında dolaşmaya başlayalı. Ama siz daha o dakika yaşarsınız geriye dönüş heyecanını. Buruk heyecanınızı , kavuşma sevincinizle büyütürsünüz. Ve siz de büyüyebilmek için önce çocukluğunuzu doya doya yaşanız gerektiğinin farkındasınızdır. Belki geçtir, belki değildir. Ama bir fırsattır geriye dönüşler. Tekrar yaşanmasına imkan yoktur belki, ama yerine güzel anılar ve taze sevinçler koyabilirsiniz. Ve  çocukluğunuza şahit olan şehirden, yetişkinliğinize şahit olan şehre dönme vakti gelene kadar,ve sonra tekrar büyümek zorunda kalacağınızı bilerek doya doya küçülmeyi deneyimlersiniz.

       Otobüs yolculukları, mazinizin anı defteri gibidir. Her seferinde tekrar tekrar yeni şeyler yazmak istersiniz eskimiş olanları silmeden. Sadece üzerine  yazılabileceğini bilerek. Ve artık anlarsınız ki sizi asıl büyüten, ayrılıklardır…

                                         —————————————

   Serva İstanbula döndükleri gün, bütün bir yaz görmediği arkadaşını aradı ve o gece onlarda kalması için izin istedi annesinden. Öyle özlemişti ki Elfidayı ,annesinden çekinmesi bile mani olmadı onu arayıp izin istemesine. Bütün bir gün konuşmuş ve ayların hasretini çıkarmışlardı. Akşam sessizliği ile yorulan zihinlerine dolmuş ve ikisinide sessizleştirmişti , tıpkı kendisi gibi…

          Serva;  fırtına öncesi sessizliği yaşıyordu sanki. Yavaş yavaş yaklaşan ve ruhunu kasıp kavuran bir sessizlik. Geleceklerden habersiz, haberi olduklarından huzursuz ve hissettiği ölçüsüz çaresizlik…

      Akşamın ılık rüzgarını duyumsamak için yatağından doğruldu ve pencereyi açtı.Henüz yaz bitmemişti. Ve rüzgar hâlâ en sevdiği haliyle esiyordu yüzüne . İçine çektiği temiz havayı tüm hücrelerinde hissedene kadar pencerenin önünden ayrılmadı. Sonra yavaşça döndü ve yatağının üzerinde çıtını çıkarmadan oturan Elfidaya    gülümsedi.

 _ İyi ki varsın. Dedi sadece ikisinin duyabileceği küçük harflerle. 

_ sende serva…Beraber büyüyorlardı ve birbirlerinin gençliğine şahit olmaktan da oldukça hoşnutlardı. Birbirlerine olan sevgileri de onlarla beraber büyüyordu. Bu sessizliğin ürpertisi ikisini de sarmıştı sanki. Ve yüreklerini ısıtan sevgilerinin bile üşüdüğünü hissettiler aynı anda.

           Odaya aniden giren Fikret Elfidanın da orada olduğunu görünce durakladı önce. Sonra ikisine birden seslenicekmiş gibi ortalayarak duruş pozisyonunu, sert bir ifade ile seslendi :

          -Elfida bizi yalnız bırakırmısın. Sonra deam edersiniz sohbetinize. Dedi ve Elfidanın sessizce terkettiği odayı doldurdu hızla alıp verdiği nefes sesleri.

          – Sen! dedi kaç kere söyledim, benden izin almadan sokağa çıkmayacaksın diye.

          -Çıkmadım ki…baba…

          -sus ben bilmiyormuyum ne zaman çıkıp çıkmadığını, yalan söyleme.

          -Baba.

          -sana sus dedim serva. Cevap verme bana. Bugün cezalısın odandan çıkmayacaksın.

Dedi ve hızla çıkıp gitti Fikret. Arkasından esen gölgesi bile içini yüreğini üşüttü servanın. Herşey yaşına göre fazla karışıktı. “Bugün dışarı çıkmamıştım oysa gene ne oldu ki böyle azar işittim”dedi kendi kendine.Ve kekelediği için nefret etti bir an kendinden. Belki kekelemese yalan söylemediğini ispat edebilecek cümleleri söyleyebilirdi.Ama artık çok geçti, aslında her zaamn çok geçti.Çünkü asla kendini savunmayı başaramayacaktı kekelediği müddetçe. Babası bağırmasa ve sadece sesini yükseltse bile, servanın kalbinin incitmeye yetiyordu üstelik.Haksızlığa uğramanın ve kendini savunamamanın kızgınlığı, babasının ses tonu bir el gibi sıkıyordu ruhunu.  Serva yüreğinin daraldığını, beyninin üzerinde ki baskının şiddetle arttığını ve bir ceset ağırlığında hissizleştiğini hissediyordu. Gözlerinden sızan iki damla yaşı farketmedi bile ve silme ihtiyacı da hissetmedi. Biraz uyusa belki hafifleyecekti üzerinde ki ağırlık ama uyku bu aralar ne kadar da uzaktı servaya. Kaç gecedir sabah ezanı ile uyuyordu. Her gece gözleri ağırlaşsa bile direniyordu uykuya. Korkuyla uyanmaktan usanmıştı iyiden iyiye. Ve hiç uyumamak ve gecenin sessizliğinde tek başına olmak daha az ürkütüyordu servayı. 

      O gece de aynı hislerle yavaş yavaş gözkapaklarını ağırlaştıran uykusunu kaçırmak için televizyonu açmıştı. Elfidanın sessiz gidişinin üzerinden uzun zaman geçmiş ama serva hala arkadaşını aramaya cesaret edememişti. Belki de bir daha annesi kalmasına izin vermez diye düşündü umutsuzca. Henüz bir kaç saat olmuştu televizyonu açalı ve boş boş baktığı ekranda sabitlemişti gözbebeklerini ki; bir ses duydu. Hızla uzandığı yerden doğruldu. Nefes sesine benziyordu. Biraz dikkat edince sesin sol tarafından geldiğini farketti. Başını tedirgin bir hisle çevirmeye zorladı. Göreceği herneyse yüreğini sıkıştırmıştı bile. “Gene mi?” diye düşündü. Ve dua etmeye odakladı zihnini.Sürekli tekrar ettiği aynı cümleyi biraz daha sert bir uslupla yineledi.

“Allahım bana görmemin hayırlı olmadığı şeyler gösterme”

“Allahım bana görmemin hayırlı olmadığı şeyler gösterme”

“Allahım bana yalnızlık hissettirme, hep yanımda olduğunu hissettir Rabbim!”

Ve ferahlayan yüreğinin güç verdiği bakışlarını, var olduğunu sandığı şeyin üzerine yöneltti. 

-Sen kimsin?

Cevap yoktu. Korkuyu her hücresinde hissetmesine rağmen, tekrar sormaktan alıkoyamadı kendini.

- Sen kimsin?

Cevap yoktu ama duyduğu nefes seslerinin ritmi değişmişti. Biraz daha hızlanmışlardı sanki. Serva için yalnızlık yoktu sanki. Televizyonun sesini açmayı denedi.Ve duymamayı umduğu sesin kulağına daha çok yaklaştığını  farketti. Küçücük elleriyle kulaklarını kapattı sıkıca. Sonra gözlerini yumdu ve ona böyle gecelerde eşlik eden ismi tekrarlayıp durdu.

“Ya Fettah! Ya Fettah! Ya Fettah…”

Ne zaman uyudu, ne zaman ellerini kulağından çekti bilmiyordu. Gözlerini açtığında bembeyaz bir avluda ve sanki boşluğa basar hissi ile ayakta duruyordu. Bir kaç adım yürüdü önce. Sonra ani bir edep hissi büründü yüreğine ve birden durdu. Saçlarını yokladı önce sanki başı örtülü olmalıydı ve parmaklarına değen saçlarını hissediyor olmaktan utandı. Etrafına bakındı, ne bulucağını veya neden bakındığını bilmiyordu. Tek bildiği araması gerekiyordu. Ve bulacağı herneyse öyle emin bir duygu yayıyordu ki benliğine, bir an önce bulmak istiyordu. Öyle ihtiyacı vardı ki; eminlik hissini doya doya yaşamaya. Öyle uzun zamandır tedirginlikler ve korkularla yaşıyordu ki. Ağlamak istediğini farketti. Bulacağı herneyse daha görmeden gözyaşları boşaldı yüreğinden yanaklarına. Bir an aramaktan vazgeçti. Olduğu yerde çömeldi ve başını dizlerine yasladı, kavuşturduğu kollarını öyle sıkı birbirine geçirmişti ki; bir daha hiç ayıramayacağını zannetti. Ağladı, ağladı, ağladı…

         Belki dakikalarca, belki saatlerce. Burası öyle bir yerdi ki ; saat , zaman onun bildiğinden çok başkaydı. Başını dayadığı dizleri ağlamaktan sırılsıklam olmuşlardı. Ağlama ihtiyacı yok olana kadar ve ne kadar çok ağlasa da yorulmadığını, başının ağrımadığını farkedene kadar ağladı. Ellerini kenetlediği bileklerinden usulca ayırdı. Yanaklarına uzandı önce, masumluğun beyazlattığı yanaklarına. Ve şefkatin pembeleştirdiği. İzlerini silmeye çalıştı gözyaşlarının, ama biliyordu ruhunun derinliğinde ki adımları hiç silinmeyecek izler boş yer bırakmamıştı kalbinde. Biliyordu ne kadar silsede gitmeyeceklerdi. Tebessümle özlediği beyazlığa bakmak için araladı gözlerini. Ve yerde hemen önünde duran bir şey olduğunu farketti. Toparlandı ve uzandı ne olduğunu bilmediği armağana doğru. Ellerine aldığı , bugüne kadar hiç görmediği kadar güzel, ipek bir  kumaştı. Serva ayağa kalktı. İpeği elleriyle iki yana açabildiği kadar açtı . Hiç bu kadar güzel ,yumuşak ve hafif  bir kumaş görmemişti hayatında.Ve bu beyaz mabedin içinde kaybolmuyordu ipeğin beyazlığı da. Aksine çok daha netti herşeyden.

        Serva neden ordaydı, ve o kumaşın orda olmasının anlamı neydi merak ediyordu  Bilinci bu soruları sorarken ne kadar yükseltsede sesini, ruhu cevaplarını iyi biliyordu aslında. Ve ilhamî bir biçimde ellerindeki bu kutsal örtüyü başına yükseltti.  Yavaşça saçlarını örttü. Ve hissettiği temzilik kokusunu doya doya çekti içine.

         Serva beyaz mabedin , beyaz avlusunda başını örttüğü beyaz ipekten örtüsünün iki ucunu sımsıkı sardı elleriyle. Sanki bırakırsa bu güven dolu emin his, uçup gidecekti başından. Serva bırakmadı. Bu kutsal bez parçası, tüm ruhuna sükunet nakşetmişti. Ne kadar zaman orda öylece durdu, rüyamıydı, değilmiydi, hiç bir zaman yanıtlayamayacağı soruları sormaktan vazgeçti sonra. O an; orda sımsıkı tuttuğu örtü, özgürlüğün ta kendisiydi.Ve serva haps olduğu dünyada özgür olup uçmasına vesile olacak ipek bir kanat takmıştı o gece. Ertesi gün uyanacak ve Rabbinin ona hediye ettiği bu huzur dolu armağanı, aynı o beyaz mabedde sıkıca kavradığı gibi, imanıyla kavrayacak ve  asla  bırakmayacaktı…                  

Bölüm Altı…

Nisan 4, 2007

 

Feride beş kızkardeşin ortancasıydı. Beylerbeyinde ki yalıda doğmuş ve evlenene kadar orda yaşamıştı. Kimbilir ne hikayeler vardı o güzelim yalıda. Fakat serva için sırdı hepsi. Annesi yaşama sevincini kaybettiğinden beri hikayeler anlatmıyordu çünki. Sadece beylerbeyinde kaldıkları zamanlar anneannesinin gece uyumaları için anlattığı masallar vardı. Öyle ton ton bir hanımdı ki Saadet hanım. Serva bayılırdı anneannesini izleyip, dinlemeye. Bir gece gene meşhur hikayeciklerinden birini anlatıyordu Saadet hanım. Esra ve Serva heyecanla anneannesini dinliyorlardı. Aniden babası ve annesinin sesini duydular. Babası hiddetle annesine bağırıyordu. Serva dayanamadı anneannesinin kalması yönündeki telkinlerine rağmen salona annesi ve babasının yanına gitti. Esra; Saadet hanımı dinlemiş ve yatakta kalmıştı. Fikret Ferideye ağzına geleni söylüyordu. Hatta serva duydukları karşısında utandı. Feride sessizce bir sürü laf sıralıyordu peşi sıra. Serva bir köşeden onları izliyor ve bir yandan da ağlıyordu. Babasının bu çıkışlarına alışmıştı ama genede korkmadan edemiyordu. Meseleyi anlayamamıştı. Sadece babasının çocukları bırak nereye gidersen git dediğini duydu. Ve o an annesinin gideceğini sanıp birden bire annesine koşmaya başladı. Bunu gören Fikret servanın bu haddini aşan tavrına çok sinirlendi ve yarı yolda servanın önünü kesti.

-Nereye gidiyorsun? Gel buraya. dedi ve servanın yakasından tuttuğu gibi onu kendisine çekti. Serva sersemlemişti ne olduğunu anlamamıştı. Kendini birden bire yer karolarına paralel uçarken buldu. Babası poposuna öyle bir tekme atmıştı ki, babasının gücü ve servanın zayıflığı Servanın havalanmasını sağlamıştı. Bu tekmenin şiddeti , servanın poposunda babasından kalan ayak parmaklarının izleriyle mühürlenmişti sanki. Beş ayak parmağının da morluğu uzun süre kaybolmadı servanın bedeninden. Ve uzun süre oturmakta zorluk çekti serva. Hiç için yediği dayakları o kadar kanıksamıştı ki artık. Birkaç gün ağlıyor ve sonra aklınca intikamını alabileceği formüller arıyordu. Bir ara anne ve babasının boşanması gündeme geldi. Serva bu duruma çok sevindi. Hatta birkaç gün hayaller kurdu. içinde Fikretin olmadığı hayaller. Fakat annesi bir hafta içinde boşanmaktan vazgeçmişti. Fikret her seferinde Ferideyi çocuklarıyla tehdit ediyordu. Ve Feride bunu göze alamıyordu. Fikretin aile üzerinde ciddi bir yaptırım gücü vardı. Hatta bir tek aile içinde değil,iş çevresinde de bir dediği iki olmuyordu. Her haftasonu partisinin grup toplantılarında vakit geçiriyor ve ailesine hemen hemen hiç zaman ayırmıyordu. Oysa serva ve esranın babalarıyla da vakit geçirmeye ihtiyaçları vardı. Her çocuk gibi. Fakat sevmek eski zamanların en büyük lüksüydü. En güzel aşk şiirleri bile pencereden, pencereye birbirini görebilen aşıkları anlatıyordu. Filmler , mahalle kadınlarının dedikoduları, hep bastırılmış duygulardan payını alıyordu. İnsanlar anne ve babalarının istedikleri insanlarla evleniyor, ve gelinlik adeta o kişiye kefen oluyordu. Boşanmak ve dul olmak, belki o zamanlarda bir kadının başına gelebilecek en kötü ahvaldi. Mahalle kadınları ; sokaklarından dul bir kadın geçse , adeta o kadına yuva yıkan muamelesi yapıyor, ve arkadaşlıklarını, hatta selamlarını esirgiyorlardı. Potansiyel kötüydü, dul. Ve artık nikah kıyılması lüzumsuz bir konumdu dulluk. O zamanlar ; boşanmak ciddi bir cesaret gerektiriyordu. Hele Anadoluda dul kadına neredeyse fahişe gözüyle bakılıyordu. İstanbul da olsa durum pek değişmiyordu. Feride’nin çocukluğundan beri cesaretsiz bir yapısı vardı. Ve böyle bir işe kalkışmak hayal gibiydi. Üstelik anne ve babası da , damatlarına karşı ezik bir tavır sergiliyorlardı. Feride kendini yapayalnız hissediyordu. Hiçbir dayanağı yoktu, mesleği yoktu ve tutunacak tek bir dalı yoktu ve de en önemlisi cesareti yoktu. Üstelik hayat keşmekeşi Feride’nin bu korkularını körüklüyordu. Hayatında bir kez bile bankaya gitmemiş bir kadın için, faturaları , evin iaşesi için kazanılacak parayı, ve sokakta halledilecek tüm işleri eşini yüklenmesi, büyük bir rahatlıktı. Bundan ödün vermek zordu. Hele baba evine geri dönmek. Tekrar babadan harçlık almak, en kısıtlı imkanlarda olan kadınlar için bile alıştıkları özgürce alışverişi çok daha fazla kısıtlayan bir durumdu. Ancak karakter yapısı çok güçlü ve Allah’ın Metin sıfatının fazlaca yansıdığı kadınlar buna cesaret edebilirlerdi. Ve bu sınıfa Feride kesinlikle girmiyordu.

Boşanmaktan vazgeçtiği zaman da; kendini o kadar çok Fikret ve Fikretle alakalı herşeye odaklıyordu ki, geri kalan tüm görüntü oldukça bulanıktı. Tek bir netlik vardı, çektiği acılar.

Feride bir noktada kaybolmuştu sanki. Ve kaybolduğu noktayı bulup tekrar hayatını aramaya karar verse de, o noktaya varmadan yeniden kayboluyordu. Fikretse evliliklerinin ilk yılları bazı konulara gösterdiği tahammülü artık gösteremiyordu. Fikret ve kadın, sadece gerekli zamanlarda bir araya gelmesi gereken kişilerdi. Bu zamanların haricinde Fikretin dünyasında kadının yeri yoktu. Aslında bu durum kadınlara karşı zayıflığından ileri geliyordu. Ve Fikret bir şeyin karşısında kendini zayıf hissettiği zaman bundan köşe bucak kaçardı. Kadınlar sadece güzel varlıklardı. Ve bu güzelliğin birimi sadece beden ölçülerinden oluşuyordu. Aslında Fikret’in inanılmaz kabiliyetleri vardı. Ticarette müthiş bir öngörüsü ve çok yerinde adımları vardı. Enteresan bir insandı Fikret. Sosyal hayatında oldukça kibar , hele hanımlara karşı zarif bile denilebilirdi. Fakat ev ve evlilik hayatı Fikreti boğuyordu. Bazı insanlar düşüncelerini dolaylı yönlerden açıklarlardı. Bazıları ise direk belirtirlerdi. işte bu iki tür insanın bir araya gelmesi pek mümkün değildi. Hele onlardan bir verim elde etmek çok çok zordu. İşte Fikret ve Feride bu denklemde zıtlaşıyorlardı. Feride dolaylı, Fikret ise direkti. Ve ısrarla aynı yolda yürümeye devam ediyorlardı.

     Zaman gelecek, serva evdeki kavgaların , gürültülerin etkisiyle duyduğu ufacık bir kavgadan fiziksel ve psikolojik olarak zedelenecek, Esra ise, yüksek sese karşı hassasiyet gösterecek, evde yüksek sesle müzik dahi dinleyemeyecekti. Kavga nefsin hırlamasıydı adeta ve ruhun ızdırabı ve bu herkesin ızdırabıydı, sadece Feridenin değil…


Serva ve Esra beraber büyüyen fakat hiçbir ortak noktada uzlaşamayan iki kardeşti. Anneleri onların sahip olduğu her maddeye sınırlar çizmiş ve birbirlerinin eşyalarını kullanmamaları için kurallar koymuştu. Ve paylaşacak bir şey kalmayınca, herkes, herşeye sahip olunca, paylaşmayı öğrenmekte mümkün olmayacaktı. Ve serva ile kardeşi, hiç bir şey paylaşamadan büyüdüler. Esra servanın olaylar karşısındaki tepkilerini anlayamıyor ve hemen hemen her gün servanın yediği dayakları izleyerek büyüyordu. Ve korkarak…

Sessizce bir köşeden servayı izliyor, ve onun gibi dayak yememek için en uygun davranış şeklini geliştiriyordu. Hayatı boyunca uzlaşmacı bir insan olan Esra’nın bu karakter kalıbını aslında korkular belirlemişti. Acıyı yaşamak insanı asileştiriyor,şahit olmak ise sessizleştiriyordu. Ve esra yeterince sessizdi, serva ise asi. Her gece yanyana odalarda yatıyorlar fakat uyuyamasalar bile birbirlerinin yanına gitmiyorlardı.Esra odasına kapanıp , saatlerce çıkmıyordu. Serva en iyi arkadaşı Elfidayla zaman geçiriyor ve Esrayı büyüyor olmaları hasebiyle yanlarına almıyorlardı.

     Paylaşmayı öğrenmek için çok mu geç kalınmıştı?

 




                Geceyi yırtan Çığlıklar


Bir gece; çığlıklarla uyandı serva fakat kendi çığlıkları değildibu sefer  kulağında yankılanan. Kalbi korkusuna delil, inanılmaz bir hızla atıyordu. Adeta kalbinin çarpıntısına uyanmıştı. Serva şaşkındı çünkü içinde ilahi huzur barındıran korkularından korkmamayı öğrenmişti artık. Oysa ki bu farklıydı. Daha önce deneyimlemediği bir çeşit korkuydu. Çünkü biliyordu; tekbaşına korkmadığını. Her zaman bir başına yaşardı korkularını. Şimdi de bir başına odadaydı ama sanki kainatı sarmış inanılmaz bir korkuyu yüklenmişti küçücük omuzları. Bu servanın korkusu değildi. Başka birisinin veya birilerinin korkularını  yaşıyordu o gece.


O gece çığlıklarla uyandı serva. Kadın çığlıklarıyla. Erkek çığlıklarıyla. Sadece çocuklar yoktu çığlıkların arasında. Yaşlılar, gençler ama en çok kadınlar. En fazla onların sesi bastırıyordu diğerlerini.


Etrafına bakındı, kimsecikler yoktu. Ayağa kalktı, pencereyi açtı. Şimdi daha net geliyordu çığlıkların sesi. Ve yırtıyorlardı geceyi. Olabildiğine hırçın ve acizlerdi.

Serva alnından dökülen soğuk terlere gözyaşlarını da kattı. Yapabileceği bir şey olmalıydı.

Bu kadar acı yüreğini yarıyordu sanki. Ama ne yapmalı bilmiyordu. Üstelik korktukları şey neydi, neden başkaları bu kadar tiz çığlıkları duymuyorlardı. Oysa ki çoktan uyanmalıydılar ev halkı ve hatta tüm mahalle.

Endişeleri artmaya başlamıştı. Çaresizdi ve odanın ortasında koşuşturuyordu. Bir sağa, bir sola gözyaşlarını iliştiriyordu adımlarına.

Babam olsaydı diye düşündü ama Fikret İstanbulda işlerinin başındaydı. Serva ve ailesi ise Karabükte teyzesinin evindelerdi. Üstelik ev hınca hınç doluydu. Bu kadar insanın bu sesleri duymaması inanılmazdı.Olabildiğine bağırıyorlardı. Var güçleriyle gecenin karanlığında geceyi bile korkutuyorlardı.Kadınlar, kadınlar ne kadar da çok kadın sesi vardı. Erkekler de vardı ama kadın çığlıkları çok daha fazlaydı. Kendilerini yırtıyorlardı adeta.  Serva daha fazla dayanamadı yatağına döndü, yorganı örttü başının üzerinden. Dindirmeye çalıştı gözyaşlarını. Düşündü, düşündü ve çığlıklara neden olan korkunun kaynağını anlamaya çalıştı. Bir insan sadece işkence görürken böyle çığlıklar atıyor olmalıydı. Zihninin yorgunluğuna daha fazla engel olamadı ve uyuklamaya başladı. Rüyasında çoğunluğunu kadınların oluşturduğu bazı insanların ateşler içinde yandığını gördü. Derileri erimiş, saçları yer yer dökülmüş hatta kopmuş çirkin insanlardı.

Birden bire uyandı serva, dehşetle gözlerini açtı ve bir rüya görmüş olduğunu anlayıp rahatladı. Bu kısacık vakitte nasıl rüya görebildiğine şaşırdı. Uyuması ile uyanması bir olmuştu sanki.

Fakat uzun sürmedi rahatlığı. Uyumadan önce duyduğu çığlıkları tekrar duyuyor olduğunu farketti. Rüyanın etkisiyle uyandıktan sonra o çığlıkları da rüya sanmıştı oysa.Fakat değillerdi. Aynı ile gerçekti yaşadığı servanın. Ve bu acziyete şahit olmak , en o işkenceyi yaşamak kadar acıydı. Genç bir kız olmaya adım ettığı şu günler de ne kadar da fazlalaşmıştı bu garip görüntüler, sesler. Fakat bu çığlıklar diğerlerine benzemiyordu. Kİm nasıl da bu kadar çok kişiye aynı anda işkence yapabilirdi. Serva tüm bu düşünceler içinde boğulmak üzeyereydi. Ve büyük bir hayal kırıklığının tam ortasında, çaresizliğin ve acziyetin içinde kıvranıyorken birden çığlıklar kesildi, serva gözyaşlarına engel olamadı, Kesilen çığlıkların boşluğunda hamd etmeye başladı bittiğine ve o anda sabah ezanı okunmaya başladı. Penceresinin hemen karşısında Çamlık camisinin minaresi vardı. Ezan kainatı sararken, servanın korkulu gözyaşları şükür

gözyaşlarına dönüşmüştü. Hıçkıra hıçkıra Rabbine hamd ediyordu serva. Kendi korkuları olmasa da, yüzlerce insanın acılarına şahit olmak çok zor olmuştu ve bitişi müjdeli bir haber gibiydi sanki. Ezanı son kelimesine kadar dikkatle dinlemeye başladı. Ve ruhunun kutsandığını hissetti doya doya. Ve nihayet bitti derken başka bir ezan başladı başka bir camiden. Fakat bu ikinci ezan henüz başlamışken üçüncü bir ezan daha başladı , sonra bir tane daha ve sonra bir tane daha. Servaya hazırlanan sürprizler son bulmamıştı demek ki…

Ezanlar çoğalmaya başladı, servanın kafası karıştı her sabah böyle mi oluyor diye sordu kendi kendine. Anlayamıyordu, duyduğu ezanların sayısı beş yane değil, on tane değil , yüzlerceydi aynı çığlıklar gibi. Heyecanını bastırmak için elini kalbinini üzerine koydu pencereye yaklaştı bu seferde ezanları dinlemek için açtı pencereyi. Sadece Karabükte değil, sanki tüm Karadeniz bölgesinde okunduğunu düşündü serva. Sonra yanıldığını anladı. Tüm ülkede bile okunsa bu kadar fazla olamazdı.

Hepsini tek tek ayrıştırmaya çalıştı ama o kadar çoktular ki ilk denemede yapamadı. Ne zaman bitecekti, ne zaman son bulacaktı. Bekledi, bekledi, bekledi ama ezanlar bitmedi.

Ve sonra seslerin azaldığını fark etti. Sayıları yavaşça azalıyor ama desibeli yükseliyordu.

Bir kez daha denedi sesleri ayrıştırmayı , odaklandı ezana, kaç tane olduğunu algılamaya çalıştı. Ve gözlerini kapattı sadece ezanları düşünebilmek için. Saymaya başladı ama zaman geçtikçe rakamların değiştiğini fark etti. Ve durdu serva, dünya da durdu sanki servayla. Ve bire indi ezanların sesi, şimdi sadece bir tane ezan okunuyordu ama diğerlerinin gücünü de kendinde toplamıştı sanki. Serva gözlerini kapattı ,gözünün önünde beliren ve karanlığı delen nura bakakaldı. Siyah örtüsüyle önünde yükseliyordu Kâbe…

Ve yayılan muazzam ezan eşlik ediyordu bu simsiyah görüntüye. Siyahın, nurun ve Rabbın çağrısının bu vuslatına şahit olduğu için hamd etti serva. Belki de on dört yaşının en dehşet gecesiydi.


Ertesi gün uyandığında serva, tüm yükü omuzlarındaydı sanki hayatın. Hayat mı ağırdı,

Serva mı hayatın fazlasıydı. Sorular, sorular, zihin sanki cenk meydanında, mazi ve gelecek çatışıyor ve bugün hakem olmuş. Serva karmaşalara alışmamış mıydı oysa?


Dışarda hava güzeldi o gün, serva dedesini ikna etti küçük bir dağ gezintisi için. Hep beraber yapılan kahvaltının ardından hazırlıklar yapıldı, sular mataralara dolduruldu ve dağ yolunda eksilecek enerjilerinin fazlasını depolama için fıstık ezmeli ekmekler sürüldü. Serva, kuzenleri ve dedesi koyuldular yola.

Bu güzel yaşanılası mekân, tüm cilveleriyle onları bekliyordu. Şehrin panoramasını temaşa edebileceğiniz dağ yoluna varabilmek için önce hayvanat bahçesinin de dahil olduğu bir ormandan geçilmeliydi. Yürüdüler tek bir hizada. Asker gibi dizilen torunlarına baktı dede. Gülümsedi ve önce hayvanları gözlemlemenin zaman kaybı olmayacağına karar vererek, kafeslerinin olduğu tarafa doğru yönledirdi çocukları. Çocuklara bu küçük değişiklik çok iyi gelmişti. Günlerdir bir arada oyun oynamakta da olsalar, çevreyi gezmenin keyfi apayrıydı.


Serva hemen tavus kuşlarına doğru yöneldi. Bu yaradılış harikası kuşları izlemeye bayılıyordu. Kuzeni Eyüp’e yanına gelmesi için seslendi.

  • Eyüp bak, şu tavus kuşlarına acaba bi tane koparsak mı kanatlarından?

  • Hadi sen kendine doğru çağır , bende arkadan yaklaşarak koparayım tüyünden.

  • Tamam, ya ama acır mı canı?

  • yok be baksana umurunda mı dünya öyle havalı havalı dolaşıyor.

  • haklısın, hem azıcık acısa bişeycikler olmaz. hadi Eyüp

Eyüp’le Serva gülüştüler gizlice. Dedeleri bir yaramazlık peşinde olduklarını anlamıştı hemen. Fakat müdahale etme gereği duymadı. Bir banka ilişti ve izlemeye başladı torunlarını. Eyüp gizli gizli tavus kuşunun arkasından dolandı ve çömeldi yere doğru. Fırsatını bulduğunda yapacağı iş sebebiyle hazırladı parmaklarını.

-Serva , hadii şuna güzle bi şeyler söyle. dedi.

  • nasıl yani kuş güzel sözden ne anlar.

  • anlar anlar, bu tavuslar bayılırlar iltifata. Hadi dikkatini dağıtmamız lazım, yoksa hisleriyle anlar yapacağım şeyi.

  • Amma şey biliyosun Eyüp haa,

  • Herhalde kızım, biz sen miyiz?

Şen kahkahalarını usturuplu bir şekilde susturarak , dikkatlerini hayvana yönelttiler. Serva tavus kuşuna yaklaşmayı denedi.

  • Dur! ne yapıyorsun ne dedim sana önce iltifat et şuna. Dedi Eyüp.

  • öff iyi peki. Tavusçuuukkk! güzeller güzeli, hayvanların en güzeli, bak bakıyım bana, dön bi benden yana , tavusçuukk.

    Eyüp kahkalarla yere yatmıştı, Servanın bu haline katıla katıla gülüyordu. Serva oyuna getirildiğini anlamıştı. Eyübün bu oyunları ve servanın sazanlıkları


aralarında ki muhabbetin en hoş tarafıydı. Eyüp:

  • Tamam tamam, aferin ne güzel de övdün hayvanı öyle.

  • İyi de sen bana iltifat et demedin mi?

    Tam bu arada dedeleri seslendi çocuklara:

  • Hadi bakalım yolumuz uzun hareketlenelim.

  • Geliyoruz dedeciğim. Dedi serva ve döndü Eyübe doğru:

  • Bak acele etseydin ne olurdu sanki, hep dalga , hep dalga….

  • ya tamam dönüşte alırız tüyü hadi nasılsa gene geliriz.

 

Hızla koştular dedelerine doğru. Serva dedesinin soluna, Eyüp sağına istifleniverdiler hemencecik. Sıkı sıkı kenetlenmişlerdi birbirlerine ve her adımda manzaranın güzelliğiyle biraz daha şevklenmişlerdi. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşün ardından tüm kasabanın panaromik görüntüsünü görebilecekleri bir köşe başında durdular. Aslında çok da yorulmuşlardı yazın o sıcağında, yukarılara seyahat etmek kolay değildi. Ve yaşlarına göre epey azimle yürümüşlerdi. Durdukları yerde serva annesinin çantasına koyduğu masa örtüsünü çıkardı yerinden. Ve serdi manzaraya karşı. Buradan tüm Karabük ayaklarının altındaydı. Her tarafta çam kokusu hakimdi. Zaten Karabük’e ne zaman gelseler çam kokusuna öyle aşina oluyordu ki, İstanbul’a döndüklerinde bir müddet duyuyordu aynı kokuyu serva.

Aralarındaki tek hanım olarak sofrayı kurma görevini kendine layık görmüştü serva. Ve annelerinin hazırladıkları yollukları çıkardı özene özene. Büyük bir incelikle döşedi sofrayı ve dedesinden duyacağı takdir cümlelerini beklemeye başladı. Haksız değildi; dedesi hemencecik torununun yanağı öpmüş ve okkalı bir aferinle şımartmıştı servayı.

Eyüp her zamanki gibi dalga geçecek konusunu bulmuş “ee ne de olsa kızsın tabii sofrayı kuracaksın” diye alaylı bir uslupla takılmıştı servaya. Serva ne kadar da kızsa kardeşi gibiydi Eyüp ve yeri bambaşkaydı.

Oturdukları yerden teyzesinin evinin balkonu da görülüyordu, bir zaman sonra balkona çıkan teyzesi ve annesiyle bakışları birleşmiş ve o uzak mesafeye rağmen el sallamışlardı birbirlerine. Çocukların kahkahaları gökyüzünde yankılanıyordu. Güneşin batışını izleyelim ne olur diye tutturan servayı dedesi “daha çok vakit olduğunu ve o kadar bekleyemeyeceklerini” söyledi. Serva birazcık hayal kırıklığı yaşasa da içinde bulundukları anın güzelliğini bozmaya hiç niyeti yoktu. Doya doya manzarayı izledi. Ve manzaranın ayrıntılarına rastladı gözleri bir bir.


Gökyüzünde nizâmi bir şekilde uçan kuşlara kaydı gözleri.

“Allah Allah nasılda bir hizada uçuyorlar. Acaba bu nasıl mümkün oluyor? “diye düşünmeye başladı.

- Dede! kuşların akılları var mıdır?

  • hayır kızım sanmam. Diye yanıtladı dedesi.

  • Peki baksana asker gibi aynı hizada nasıl uçuyorlar o zaman?

  • Allah onlara böyle yapmalarını bildiriyor. Onlar da yapıyorlar kızım.

  • Ya nasıl anlıyorlar ki Allahı?

  • Sen nasıl anlıyorsun serva? diye başka bir soru yöneltti serva’ya dedesi.

  • Nasıl yani anlayamadım. dedi serva.

  • Bak şimdi hani bazen bir şeyi yapıp yapmamakta karar veremezsin de soracak hiç kimse de yoktur, sonra da içinden bir ses “şunu yap, bu daha uygun” der sana.

  • Evet…

  • İşte bu seslerin büyük bir kısmı Allahın bildirmesiyle olur.

  • Ya diğer kısmı?

  • Hmm. Onlar Allahın seni sınamak için yarattığı nefsinin sesi olabilir.

  • gerçekten mi?

Yani Allah bize bazen bir şeyler bildiriyor öyle mi?

  • Evet neden bu kadar şaşırdın ki, Şu minicik kuşların bile aynı hiza da uçabilmeleri nasıl mümkün olur yoksa.

  • ne güzel dedeciğim ya, Biz hiç yalnız değiliz. hep Allah’la beraberiz aslında değil mi?

  • Haklısın kızım. Ama bazen unuturuz bunu ve O’nun rıza göstermeyeceği işler yaparız.

  • Nasıl yani günah gibi mi?

  • Evet günah gibi haram gibi.

  • Dede ben aslında korkuyorum büyümeye.

  • Bende korktum ama yapacak bir şey yok serva. Nasıl elinde olmadan doğuyorsan, elinde olmada da büyüyor ve ölüyorsun kızım.

  • Ama…

  • Aması yok işte elinde sadece sana verilen bu hayatı güzelleştirmek var, o kadar. Sana hayatı vereni unutmamak bir de.

  • Allahı.

  • Evet…

  • Bak dedeciğim kuşlar bir daire yaptılar şimdide.

    Uzun uzun kuşların yaptıkları şekilleri izlediler. Serva kuşların bu dairesel hareketlerini incelerken, dün gece yaşadığı olay aklına geldi. Bir anda tüm güzel şeyler uçup gitti. Ve yüreği sıkıştı sanki. fakat ardından aynı dün gece gibi bir bir yaşadıklarını düşündü ve o tek ezandan birleşen muhteşem bir yankıyla gönlüne dolan ezanları hatırladı.

    Aslında kendini yapayalnız hissediyordu. Ama ne zaman böyle hissetse içine dolan Allah sevgisi, kalbine merhem oluyordu.

    Belki dedi kendi kendine.

  • Belki sadece sen varsın, gerisi oyuncaklar gibi dünya da oyalanmak için. Belki kalbim sadece senin, ve seni sevmek için içini boşalttın Rabbim. Eğer annem veya babam benim onları sevdiği gibi sevselerdi beni belki ben unutacaktım seni!

    Rabbim, şu yalnızlığıma merhem ol. Beni kötü işler yapmaktan alıkoy. Yardım et rabbim, ben büyürken dünya da büyüyor sanki ve ben kaybolmaktan korkuyorum.


Tüm bunları mırıldanır bir dille söylemişti , dedesinin Eyüple sohbetinden de istifade ederek ve onu duymayacaklarını düşünerek rahat rahat içini dökmüştü rabbine. Sonra uzakta bir mezar gördü. Allah Allah yalnız başına bir mezar, ne işi var orda acaba. Diye düşündü. Ve dün gece ki çığlılar kulağına gelir gibi oldu tekrar. Belki de sadece hatırlıyorum dedi kendine ve kafasını salladı tüm düşüncelerini kovarcasına. Fakat o anda idrak etti, çığlıkların kaynağını ve hikmetini. Bir anda gözlerinden yaşlar boşaldı. Bir kez daha korktu yaşamaktan ve koşar adımla kalkarak yerinden dedesine kaçtı zihninde ki tüm bu işgallerden. Dedesi ne olduğu anlamamıştı , servayı sarmaladı kucağıyla.

  • Gidelim dedeciğim ne olur eve gidelim.

  • Ne oldu kızım , ne oldu sana. Eyüp yoksa bir şey mi yaptın kıza ben görmeden taş falan mı attın söyle?

  • Hayır dedeciğim Eyüple ilgili değil sadece güneş başımı ağrıttı eve gidelim artık yoruldum. Dedi serva.

  • peki kızım haydi ozaman, zaten öğle ezanı da okunmak üzere bari namazı camide kılarım. Diye onayladı servayı dedesi. Ve hep beraber eşyalarını da toplayarak evin yoluna koyuldular.

    Çıkmaktan kolaydı yokuş aşağı inmek, Eyüp fırlamalık yaparak:

  • hadiii yakala benii !, yakalayamazsın ki… Diye seslendi serva’ya ama çoktan koşmaya başlamıştı bile. Serva zihninde ki tüm herşeyi dağıtan bu davete icabet etti ve yarış başlamış oldu böylece. Dedeleri ilerlemiş yaşına rağmen onlara eşlik etmeyi denediyse de bir müddet sonra bu keyfi çocuklara bıraktı ve onları izlemenin çok daha keyifli olacağına karar verdi.

    Hayat serva için çoktan koşmaya başlamıştı aslında. Bu koşuya katılanlar bir bir elenirken, bitiş noktasına tek başına varacaktı insan…

BÖLÜM BEŞ…

Mart 19, 2007

 İLKLER HÂLÂ İLKLER…

İlk sigara, ilk içinde kaybolunan düşler, ilk vazgeçilmesi için bedeli ödenenler. Gençlik ne tehlikeli bir kuyuymuş meğer. İçine düştük te çıkamadık bir zaman, ve kahrettik anıları, gençliği boğazlayan sersemliklerin gölgesinde. Gençliğin geç geçen sarhoşluğunda bayıldık ve cezalarla, acılarla, sınavlarla ayıldık.

 

Serva gençliğin sarhoşluğuna yakalanmıştı bir kere, acılar olmadan, sınavlara tabi tutulmadan anlaşılamayacaktı maksadı ilahi takdirin. Ve serva da elmayı seçti.

Tüm uyarılara rağmen yasak elmayı tatmak istedi aynı Havva, aynı Adem(h.z.) gibi.

Serva da aslında insan olmanın en tabi gereğini yapmıştı. İnsan olmak elmayı tatmak istemekten ibaretti…


Servanın kekemeliği artık iki kelimeyi ardı ardına zor söyler bir hale gelmişti. Okulda bu yüzden pek de başarılı değildi. Dikkat ve kekemelik ; iki büyük düşmanı gibiydi. Sınav saatinde sorulara odaklanamıyor, aklı beş karış havada hayaller kuruyordu. Tam soruya odaklanacakken bu seferde süre bitiyor ve damdan düşmüş gibi şaşkın bakıyordu boşluğa serva.

Derslerde sınavlardan pek farklı değildi, aslında aklını verebilse , çok başarılı olabilirdi ama bu dile kolay şeylerden sadece bir tanesiydi. Aklını vermek, odaklanmak, dikkat etmek, unutmamak, hayal kurmadan okuyabilmek, hadi tüm bunları başardı diyelim bir de üstüne üstük kekelememek. Tüm bunlar fazlaydı. Tüm bunlar yorucuydu.

Okulu zar zor idare ediyordu serva. Üstelik tüm bu olumsuzluklara rağmen hiç de fena değildi notları. Ama gene de Fikretin bu konuda ki bilinçsizce tutumu ve asla takdir etmeyen tavrı yüzünden, okumayı çok da gerekli görmüyordu serva. Kim zorluğu isterdi ki…

Fikrette servaya açık kapı bırakıyordu. Kendi gençliğinden, hatta ilkokul dönemindeki hiç bitmeyen serserilik hikayelerinden dem vuruyordu sürekli. Babasının bu sersemce kahramanlıklarını dinlemek çok eğlenceliydi serva için.

Hatta Fikretin anlattıklarını arkadaşlarına anlatıyor ve onların hayretle servaya gözlerini diktiklerini görmek, servayı çok eğlendiriyordu. Belki kendininde babasına benzeyen hayat hikayecikleri olursa, böyle takdir göreceğini umuyor ve kafasında ki bu formatı zamanla daha bir yerli yerine oturtuyordu. Belki de başarı, birazcık kahraman olmaktan geçiyordu. Belki de insanların gözlerindeki o hayret bakışları, yüzlerindeki ağzı açık kalmış ifadeler yeterdi. Nede olsa ömür dediğin neydi?


Serva tüm bu çelişkilerin arasında boğuluyordu aslında. Ve sigaranın küçücük bedeninde ki alışkanlığı giderek büyüyordu. Henüz paket taşımaya başlamamıştı. Sadece penceresinin önünde kiremitlerin altına sakladığı ve yağmurlu havalarda da bir poşete sarıp ta koyduğu sigarası onun için babasına karşı ilk direnişinin metoduydu.


Madem babası çocuk terbiyesi için keskin bir yol isliyordu, o halde serva da keskin direnişler ortaya koyabileceğini düşünüyordu. Okulda arkadaşlarının arasında genelde sevilen bir kızdı. Aslında oldukça da ilgi çekiyordu. Pek yalnız kalmıyordu. Öğretmenlerle kavga edebilen ilk öğrenci olarak başı çekmek, tenefüslerde okul bahçesini her türlü çılgınlıklarına alet etmek, her kes bön bön bakarken, çimlerin üzerinde tüm bir öğle tatili boyunca uzanıp walkman dinlemek ve öğretmenlerinin gelip geçmesine aldırmadan uzandığı yerde bacak bacak üstüne atmak , kışın güneş gözlüğü takmak, yazın şemsiye kullanmak gibi özel zevkleri vardı.

Bu yüzden ilgi çekici olmak pek de zor değildi. Üstelik tüm bunlara bir de güzelliği eklenince, serva hiç yalnız kalmıyordu. Sık sık öğretmenleri tarafından uyarılar alsa da , u uyarıların sonu hep tatlı öpücüklerle bitiyordu. Servanın politik olmayan fakat her daim yanında eksik etmediği tatlı dili çözüyordu her şeyi. Aslında kekemeliğini de umursamayacaktı , bir de sözlüler olmasaydı. İşte servanın kabusları olan yegane olaydı sözlüler. Birisini bekletmekten hep nefret etmiş ve sözlü veya ders esnasında da onu sabırla bekleyen arkadaşları ve hocalarına hep sabır dilemişti. Fakat ne olur sa olsun, bu durum serva için okul da aktivasyonunu etkileyen en önemli etkendi.




İlk günlüğünü o yaşlarda tutmaya başlamıştı serva. Kilitli anahtarlı türlerinden bir tane edindi kendine. Tam bir genç kıza göreydi günlüğün cildi. Üzerini kalpler, çiçekler, bulutlar ve kelebekler süslemişti. Öyle ya, hassas fıtratları gereği her varlığın cismaniyetine sanat nazarıyla bakıyordu kadınlar. Küçük kadınlar buna daha meyilliydi üstelik.


Yıllar sonra ilk günlüğünü anıların tozlu raflarında bulacak ve her satırında ağlayacaktı serva. Gençliğin ne çok şahidi vardı. Ve kelimeler en acıtanındandı…

————



16-haziran-1990

Bugünü aslında hiç yazmak istemezdim sana günlüğüm. Yazıpta güzel sayfalarını kirletmek istemezdim. Ama ne yaparsın ki sen bana, ben sana hizmet ediyoruz.

Annem öğle yemeğine çağırmıştı az önce. Öyle acıkmışım ki hemencecik mutfağa koştum. Sofra kuruluydu herzamanki gibi ama annem daha mutfağa girer girmez astı yüzünü. Hiç yardım etmiyormuşuz. iyi de madem bu kadar şikayetçi neden kuruyor o halde sofrayı, bir türlü anlayamıyorum. Neyse boşver, hatırlarmısın sana korkunç rüyalarımdan bahsederdim. Annemlerin göremediği şeyler görüyorum hala ve hemen hemen her gece bu yabancı misafirler bölüyor uykularımı. Anlayamıyor ve aslına bakarsan çok korkuyorum. Sadece artık biraz daha fazla alıştım. Ama gene de hiç hoş bir duygu değil. Hiç tavsiye etmem sanada. Mümkün mertebe erkenden sütünü iç uyu günlüğüm, sahibine benzeme sakın.

Aslında asıl anlatmak istediğim annemin sofradaki konuşması. Ve o kadar üzgünüm şu anda anlatamam. Babam gene üzmüş annemi, kavga etmişler dün gece, anlamadım sebebini,ve neden bana okadar tepkili olduğunu annemin. Yüzünü asarak bu yaşa kadar geceleri hep yanlarına gittiğimi ve babamla aralarının böyle olmasına birazda benim sebep olduğumu söyledi. Anlayamadım ne demek istediğini. O na da söyledim, ben keyfimden yatmıyorum sizinle korkuyorum herhalde dedim. Ama bana öyle gözlerle baktı ki, içimde bir şeyler paramparça oldu sanki. Anlayamıyorum korkan her gece kabuslar gören benim, beni yanlarına alıp uyutan onlar ve sonra azarı işiten gene benim. Annemin bu iğneleyici laflarından o kadar bıktım ki anlatamam. Hem onlarla uyuyorsam ne olmuş, bu neden onların arasını bozuyor. Öfff ! bıktım artık…

Annemin bakışlarından bıktım, her hareketimi eleştiren sözlerinden bıktım,babamın sesinden bıktım, aslında yaşamak ne kadar zor. Çocukların tek derdi oynamak ve kaybolan oyuncakları değilmidir? Veya hiç sahip olamadıkları…

Genede iyiki dua etmek var, yoksa nasıl yaşardım…





——————————–


Fikre’in her gün artan sinir katsayısı, sonunda tavan yapıp, limitleri zorlamıştı. O günün diğer günlerden tek farkı, anneannesinin serva’lara ziyarete gelmesiydi. Saatlerce oturmuşlar ve hasret gidermişlerdi. Giderken serva o kadar tutunmuştu ki arkalarından, sonun da servayı da almak zorunda kaldılar. Feridenin aklına kötü Bir şey gelmedi Servayı yollarken. Fakat akşam olupta Fikretin gaddar gölgesi düşünce evlerinin üstüne, ne kadar yanlış bi şey yaptığını anladı Feride zira Fikret çıldırmıştı. Tek derdi nasıl Ondan habersiz Servayı anneannesine yolladığıydı. Fikret evde bağırıyor , kapıları indiriyordu yumruklarıyla. Hatta salon kapısına o kadar şiddetle vurmuştu ki paramparça olan camın bir kısmı eline saplanmış ve elleri parçalanmıştı. İnsan mahfettiği herşeyle beraber kendi de aynı nisbette mahfoluyordu ve umutsuzca farkındalıktan uzaklaşıyordu. Fikretin bu ani tepkisi üzerine annesini arayan feride gecenin o saatinde Servanın getirilmesini istemişti.

Ve gelmişti serva, aniden getirilmişti, sadece Fikretin bir sözü üzerine. Herkes payına düşeni almıştı o gece. Feride , Serva ve bu suçta payı olan herkes. Üstelik suç kendini bile inkâr ediyordu…


Servanın yaşıyla beraber hayata serzenişleri büyüyordu. Ve suç her geçen gün failini aramakta daha ısrarcı davranıyordu…


Bazen fail bir gece, bazen bir düşünce, ne farkederdi ki, canı acıyan asla fail olduğunu düşünmüyordu. Canı acıyan haklıydı hep, canı acıyan dilerse acıtabilirdi de üstelik. Acı üstünüze doğrultulmuş bir silah gibiydi. Eğer biri üzerinize silah doğrultuyorsa, siz kendinizi korumak için onu başka bir silahla vurabilirdiniz. Ve o zaman yaptığınızın karşılığı sadece nefsi müdafa oluyordu. Halbuki acıyanda insandı, acıtanda. Bu rekabetin içinde kaybolanda…


Serva da her geçen gün biraz daha kayboluyordu. Sadece dua vardı ellerinden tutan. Sadece dua vardı şefkatiyle servayı saran. Ve rüyamı değilmi bilemediği gece gezmeleri vardı hayatına renk katan…


Gene o gecelerden birinde, aynı diğerleri gibi aniden uyandı serva. Odasında bir tür ışık hüzmesinden oluşmuş bir varlık vardı.Yatağından kalktı,korkmuyordu. Işığa doğru yaklaştı. Yavaş yavaş eğildi, ışıktan tuhaf bir boyutta bir ses yayılıyordu. Sesleri algılamaya çalıştı serva. Müziğe benziyordu fakat müzikten farklıydı. Sanki bir tür diyalog gibiydi. iki cisimin diyaloğuna benzetti ritmini seslerin. Konuşmalar sanki sırayla sürüyordu. Biri başlıyor yaklaşık on saniye kadar mırıldanıyor, sonrada diğer ses devam ediyordu. Ortada tek bir kaynaktan yayılan ışık vardı. Fakat ses iki cinsti. Sanki dişi ve erkek tonlaması içeriyordu her biri. Şaşırdı serva. Anlamaya çalıştı söyledikleri şeyleri. Kulağını yaklaştırdı iyice,hayır anlamıyordu. başka bir dil kullanıyorlardı. Emindi artık serva resmen iki kişinin konuşmasına şahit oluyordu serva. Hayretten büyüyen gözbebekleri ağır geldi servaya. Kapadı bir süre gözlerini rüya gördüğüne inandırmaya çalıştı kendini. Fakat rüya değildi hayır , kendi kadar gerçekti yaşadıkları. Birkaç kere devam etti gözlerini açıp kapamaya, ama nafile yanılmıyordu. Uyku halinden çok uzaktı cismi. Serva seslerin ahengine odaklanmaya çalıştı. Bir tür şarkıydı sanki. Birden farkında olmadan bir refleksle aynı ritmde mırıldanmaya başladı. Onları taklit etmişti. Aynı onların ritminde tekrar etmişti müziği. Ayrıştırabildiği iki seste durdu.Serva bu ani gelişmeyle ürktü. O bile farkına varamamıştı yaptığının. Belkide sesli düşünmüş gibi sesli davranmıştı. Servanın da ani suskunluğu geceyi ürkülürcesine sessizleştirdi. Şimdi oda da ki üç varlıkta birbirinin farkındaydı, birbirini izliyordu. Sessizliği ilk serva bozdu yeniden.

–Kimsiniz? diye sordu ürkekçe.

Yanıt yoktu. bekledi bir süre. Cesaretini biraz daha toparlayarak tekrarladı sorusunu.

–Kimsiniz?


Ve ilk yanıt ışığın havalanmasıyla beraber geldi.

–Serva… dedi ses.

Serva neye uğradığını şaşırmıştı. Öyle korkmuştu ki olduğu yerde zıplamıştı. nefes alıp verişi düzensizdi. Serva ürkek bir ceylan gibi avlanmayı bekliyordu sanki. Fakat avcı yoktu ortada. Olsa olsa bu bir şefkat avıydı…


Serva bir kez daha derin bir nefes alarak, konuşmaya başladı.

–evet benim adım serva. nereden biliyorsunuz bunu?

– Serva. dedi ses. uyu haydi, ama asla uyuşma…


Serva şaşırmıştı iyiden iyiye. Tam korkularından arınmıştı ve ellerini uzatıyrdu ki ışık hüzmesine , kayboldu ışık. kayboldu ses. Tekrar zıpladı serva. Söz dinleyen çocuklar gibi yatağına yöneldi, tüm bu olanların şaşkınlığını üzerinden atamamıştı ki kapıya yaslanmış annesinin kendisini izlediğini farketti. Kulağında ışığın sözleri uğulduryordu.


Uyu ama asla uyuşma…


Ne biçim sözlerdi bunlar, fakat zihnini toparlayıp annesine seslendi:

–anneciğim ne zaman geldin?

yanıt yoktu. Bir kez daha sordu serva.

–anneciğim ne zamandır buradasın? sende gördünmü ışıkları duydunmu anneciğim?

Gene yanıt yoktu. Serva hüzünlerle boğuşmaya başlamıştı. Sorduğu Hiçbir soruya yanıt alamıyordu. ve bu durum kafasını hepten iyiye karıştırmaya başlamıştı.

–anne!

dedi yeniden. Ve doğruldu yatağından , ellerini annesinin ellerine uzattı. Annesinin sıcaklığı unutturacaktı herşeyi. Ve umut en güzle hediyeydi. Annesininde ellerini uzatmasını bekledi, fakat annesi enteresan bi donuklukla sadece servanın gözlerinin içine bakıyordu. Herşey karışmıştı, belki de annesi tüm olanları görmüş ve şoka gitmişti.Olabilirdi, mümkündü. Annesi bunlara alışık değildi. Sonunda annesinden bir tepki beklemekten vazgeçti serva. Ve elleriyle annesina dokunmak için yanına kadar gitti annesinin. Fakat o da ne! elleri annesinin ellerinin içinden geçti. Serva birden bire hiçbeklemediği bu durum karşısında nefesini tuttu. Annesine biraz daha dikkatle odaklandı ve Feridenin şeffaflığını farketti. Anlamıyordu hiçbirşey kafası kazan gibi olmuştu. Ve çok korkuyordu. Annesinin bu şeffalığını idrak edemiyordu. hemencecik yatağına koştu, ve

örtüyü başından doğru kapattı. Örtünün altında nefes alışının ne kadar sesli ve düzensiz olduğunu fark etti ama kendini sakinleştirecek mecali yoktu. bayılmak üzereydi. Bildiği tüm duaları okumaya başladı. Örtüyü açmaya korkuyor ama annesi görünümündeki o varlığın orda olup olmadığınıda çok merak ediyordu. Aradan belki bir onbeş dakika geçtikten sonra Serva yavaş yavaş başından doğru kaldırdı örtüyü. Korkuyordu ama yatağa yattığı ilk hali gibi değildi. Nefesleri daha düzenli ve kalbi daha yavaş atıyordu. Gözlerini yavaşça örtünün üzerinden kapıya doğru çevirdi. Ve kapının koluna baktı önce zira annesinin şeffaf olduğunu ilk far ettiğinde de annesinin karnının içinden arkada olan kapının kolunu görmüştü. Baktı hayır annesi yoktu, o herneyse gitmişti. ve ağlamaya başladı seslice. Tüm bu olanların yoğunluğu hislerine iltica etmiş ve taşmıştı duyguları. Ağlıyordu serva, ve engel olmuyordu sesinin yüksek frekansına. Bir vakit sonra annesi duydu servayı, koşar adımlarla yanına geldi ve hızla kızınıa sarıldı. Önce korktu serva. sanki yeniden o şeffaf şey geldi sanmıştı. Fakat hayır annesiydi bu gelen, kanlı canlı annesi. Sıcaklığını tüm hücrelerinde hisetti. Ellerine sarıldı, yutkunuşlarını sakinleştirmeye çalışarak annesine sormaya korktuğu ama korkudan ölse de cevabını duymak istediği şeyi sordu

–azönce odama geldin mi anne!

–hayır kızım şimdi geldim. Dedi Feride.

Serva bardaktan boşalan yağmur gibi döküldü annesinin kucağına. Doya doya ağladı o sabah.  Ve   sabah ezanı da çınlıyordu artık kulaklarında…




————————-



BÖLÜM DÖRT:

Mart 15, 2007

AYNILARIN İÇİNDEKİ İLKLER…

 

Serva on iki yaşın büyüsüne kaptırmak üzereydi mantığını. Ergenliğin derin ve gizemli sularında boğulmak korkusunu sadece bir yetişkin duyabilirdi. Bir ergen için korku yoktu.

Korku annenin ve babanın himayesine verilmişti. Korku bir mihenk taşıydı. Anne ve baba için yaratılmıştı adeta.

 

Çocukluktan gençliğe adım atabilmek için cesarete programlanmıştık sanki. Adım atabilmek için cesaret elzemdi çünkü.

 

Serva büyüyordu. Ve on iki yaşına ilk adımına şahit olması için mahallesindeki arkadaşlarıyla eğlenceli bir organizasyon planlamışlardı. Feride evini o gün serva ve diğer genç kız adaylarına bıraktı. Babasının kamerasını da birkaç gün önceden hazır etmişti serva. Yaklaşık yedi , sekiz kişiydiler. Hepsi tek tek rollerini paylaştılar önce. Sonra küçük bir prova yapıp hazırlandılar. Masa örtülerinden kabarık etekler, annesinin misafirleri için sakladığı kenarı oyalı krep yazmalardan duvaklar yaptılar. Ve tespihlerden renk renk kolyeler. Artık hazırdılar oyunlarını sahneye koymaya. Ve tabi ki doğum günü sahibi de başrolde.

 

O gün çok eğlendiler, akşama kadar gülmekten kırıldılar. Ve o günü hiç unutmadılar. Kamerayla çektikleri görüntülerini başa alıp tekrar tekrar izlediler.

 

İnsan gençliğin ilk sayfalarına böyle anıları daha çok sığdırmalıydı halbuki. Sene de bir güne haps olmamalıydı eğlenceli anılar. Fakat ender olan daha kıymetli olmuştur herzaman.

 

 

Serva’nın Elfida ile ilk tanışması da doğumgününden birkaç ay öncesine dayanıyordu. Bir sabah bisiklete binerken oturduğu mahallenin geniş sokaklarında, karşılaşmışlardı Elfidayla. Görür görmez kanı kaynamıştı ve daha o an anladı, hayatına girecek ve bir daha asla çıkmayacak bu dostun varlığının ehemmiyetini. Elfida Serva’ya benzemiyordu. Serva ne kadar çocuksu ve hayalperestse Elfida o denli ciddiydi. Hayatı ciddiye alırdı. Çocukken bile oynadığı oyunlara ciddilik katardı Elfida. Belki Serva’nın ömür boyu dağınık olan zihnini toparlayacak , çocukluğu ve gençliğinin en büyük şahidi olacaktı; Elfida…

 

Tüm sıkıntılardan kaçılan bir yoldu. Ve dertlerin uzun uzun temaşasının yapıldığı bir rehabilitasyon limanıydı. Elfida değerliydi ve değerini Servaya katarak, birlikte değerlenerek, birlikte büyüyeceklerdi. Dostluk; ilk kez kendini Elfidanın cismine büründürerek tanıtmıştı Servaya. Ve ilk dostluk, İlk aşk kadar hatta belki çok daha değerliydi.

 

Elfida ve Serva,birbirlerinin yüklerini kucakladılar hayat yolunda. Serva; Elfidanın neşesi, derdi, hüznü duygularının saklandığı yerden hortladığı cisim , ve his dünyasının dedektifi olmuştu.

Elfida; servanın limanı, takdiri solukladığı yegane varlıktı. Servayı anlayan, Servayı kucaklayan. Servanın tutunduğu daldı artık Elfida. O olmasaydı, en cahil zamanlarında serva kimsesiz kalacaktı. Ve belkide hayatını karartan hatalar yapacaktı.

 

Aynı mahallede, yan yana binalarda oturuyorlardı. Okul sonrası beraber geçen akşamları, ve ramazan aylarında sahte teravi namazları vardı. Gençliğin ve gecenin kavuşmasıydı bu sahte teraviler. Sahteydi çünkü taklidi mesafedeydi ancak. Fakat tüm sahteliklerden daha gerçekti. Tüm sahteliklerden daha temizdi. Kıkır kıkır eda edilen teraviler, ve ardında eve kadar adım adım kat edilen mahalle. Çocukluk bunlarla keyifliydi. Çocukluğun keyfi o gecelerde gizliydi.

 

Elfida ve Serva. Birbirlerinin en büyük şahidiydi…

 

———————————–

 


Fikret o sene yaşadığı semtin belediye başkanlığına soyunmuş. Ama seçimleri kaybetmişti. Bu kayıp Fikreti siyasetten uzaklaştıran temel etkenlerden biri olmuştu.

Hayırsız görünen fakat ardında nice hayırlı hikmetler barındıran bir olay gene sırlarıyla birlikte teşekkül etmişti. Zaten belediye hizmeti, ihlas gerektiren bir işti. Ve Fikret için sadece siyasi bir adım niteliği taşıyordu. Bu sebep bile başlı başına bir hikmetti, bu kaybı açıklamaya. Ve dünya değişiyordu. Türkiye değişiyordu. Şartlar değişiyordu. Milliyetçiliğin

boş meydanlarda atıp tutmaktan uzaklaşacağı dönem yakındı. Fikrette bu değişimle kabuğundan sıyrılanlardan olacak ve yıllar geçtikçe o çağlardaki sahip olduğu ilkelerinin altında gençlik ateşinin kavurucu sıcaklığını fark edecekti. Gençlik, ülkenin içinde bulunduğu çıkmazlarda verebileceği tepkimeyi vermişti aslında. Gençlik cisminde dolaşan adrenalinin , dertlerle birleşip hiper aktif bir akım geliştirmişti. Ruhundaki ızdıraplara ilaçtı vatan sevgisi. Kimi yolun sağını , kimi solunu tercih etmişti. Varmayı hedefledikleri nihayet aynı menzilde noktalanıyordu. Tek dertleri vatanlarının içinde bulunduğu kaosa çare bulmaktı. Osmanlının son zamanlarından kalma zihinlerde oluşan yönetim bozuklukları, ve bu bozuklukların şeriat adı altındaki kılıfı, gençliğin bir kısmının en büyük korkusuydu. Yeni kazandıkları refahlarını riske atacak her türlü dalı diken görüyor. Önlerindeki bu dalları, el yordamıyla düzeltseler açılacak olan yollarını , gençlik keskin kılıç darbeleriyle açmaya çalışıyordu. Çalı, çiçek demeden engel addettikleri her şeyi pervasızca doğruyorlardı. Ve çiçekleri korumaya çalışan yoldaşlarını da engel görüyor , onları rakip kisvesi altında ezmeye çalışıyorlardı. Gençlik zehirli bir sarmaşığa dolanmıştı. Kolları, elleri , yüzleri sarmaşığın dikenleriyle yaralanıyor, kanıyordu.

 

Onlar aynı yolda , aynı telaşlarla, aynı endişelerle yol alıyordu. Tek dertleri vatanlarını kurtarmaktı. Fakat dış mihrakların parmak ucu darbelerini fark etmekten uzaklardı. Aynı yolda yürüyenler yoldaşlarıyla o kadar meşguldüler ki, birbirlerinin tasalarının kaynağının aynı olduğunu görmeye körlerdi. Gözlerindeki mikropları yıkayıp arındırmak yerine, bilinçsiz bir inatla kaşıyorlardı. Ve o nisbette yayılıyordu mikroplar. Bir nesil ömrünü bu keşmekeşlerle heba etmekteydi.

 

Fikret yolun sağında, bir diğer sınıf arkadaşı solunda kalmışlardı. Aynı ülkenin ekmeğini yemiş, aynı ülkenin suyunu içmiş, tozunda oynamışlardı. Aynı ülkenin okulunda okumuş, aynı sınıflarda eğitim almış, aynı öğretmenlerden öğrenmişlerdi okumayı, yazmayı. Ve aynı ders aralarında , aynı okulun ,aynı avlusunda bakışlarıyla hiçe saymışlardı birbirlerini. Oysa ki çocukken aynı futbol takımında oynamış, aynı topun ardında koşmuşlardı.

 

Hastalığın zehri bilinçsiz bir sevgiydi ve panzehiri gene sevgiydi…

 

Onlar şimdilerde, yavaş yavaş iyileşiyorlar. Biz onların bıraktığı harap bedeni ölçüsüne uyarak sevgiyle iyileştirmeye çalışıyoruz. Ve artık farkındayız, aynı yolda yürüyoruz…

 

 

—————————————————-

 

Serva da diğerleri gibi, babaları anneleri bu kaosta yaşamaya çalışırken,en önemli gıdanın ihmaliyle zedelenmişti. Nefret tohumları ekilmiş küçücük bedenler, kendi yollarını bulana kadar, ciddi bir kayboluş yaşadılar.

 

İnsanın saf arayışı ve ihtiyacı ,onu en olmadık ücralara itekliyordu. Sahte safların arasında yalnızlığın dibini solukluyordu insan. Kimi kumarbaz saflarında, kimi uyuşturucu batağında, kimi hastalıklı bir ruhun girdaplarında , kimi siyasetin ahtapot kollarında sıkışıp kalmıştı. Bir safa dahil olmak ümidi, hangi iyi niyeti barındırırsa barındırsın, içinde sevgi yoksa kendi kendinin tuzağı oluyor, kendini arındırmak yerine damarlarına bu bağlılığın muhteviyatını,

ruhlarındaki ızdıraplarla bağımlılığa dönüştürüyorlardı.

 

Serva da diğerleri ordan oraya koşuyor, diğerleri gibi kendi geçmişinden fakat geçmişin gölgesiyle kaçıyordu.

 

Fikret; Servanın büyüyor olmasından her babanın duyabileceği muhtemel endişelerle dolmaya başlamıştı. Eğer biriktirdiklerini boşaltacak verimli havzaları olsa idi, taşmayacaktı. Ama o havzalara Fikret başka şeyler doldurmuştu. Daha ciddi endişelerin birikimleri vardı oralarda. Adına ülkü dedikleri…

 

Serva büyüyor ve güzelleşiyordu. Fikret endişelenmeye devam ediyordu. Bir gün Servaya o gün muhtemel günlük sıkıntıların izleriyle sert bir uslup ile çıkıştı.

– Eğer iki şeyi yaptığını duyar isem , seni eve hapsederim. Gerekirse seni ayaklarından kurşunlarım, tekerlekli sandalyeye mahkum ederim ve ömür boyu dizimin dibine mahkum ederim. Bu iki şeyden biri sigaradır, diğeri de erkek arkadaştır. Ona göre adımını denk al serva. Genç kız oldun artık, kendine hayatı zindan etme…

 

Fikret öyle bir cümle etmişti ki ve öyle sert bir ses tonu eşlik etmişti ki bu cümleye, Serva saatlerce ağlamıştı o gün. Daha on iki yaşındaydı, o zamana kadar sigara içmek aklının ucuna bile gelmemişti. Babasının erkek arkadaşla ilgili söyledikleri onu çok sarsmamıştı.

Zaten babasının bu konudaki hassasiyetini az çok biliyordu. Ama sigara öyle değildi.

O akşam düşündü serva. Bu azarı işitmeyi hak edecek ne yaptığını düşündü uzunca. Ve cevaplayamadı sorularını. Çünkü bildiği tek bir cevap vardı, o da yeterli değildi kesinlikle.

Büyümek salt bir cevap olamazdı. Bir suç asla olamazdı. İnsanın böyle ihtar edilebilmesi için ciddi bir azgınlığın içine düşmesi gerekirdi. Oysa Serva henüz tüm bu dalgalardan uzaktı. O sakin bir suyun içinde uzaktaki dalgaları seyrederek yavaş yavaş büyüyordu. Fikret alıp Servayı o dalgaların içine zorla atmasaydı, serva böyle bir boğulma tehlikesi belki de hiç atlatmayacaktı. Uzağında seyreden bu doğa olayını, aynı mesafede seyretmeye devam edecek, ve ergenliğin derin sularında yüzmeyi öğrenebilecekti. Eğer bir öğreten olsaydı. Kimse, boğulma tehlikesi atlatarak yüzmeyi öğrenmek istemezdi oysa.

 

Serva babasının zihnindeki yankılarına bir kez daha kulak verdi.

– Bir sigara, bir erkek arkadaş, bu ikisini duyarsam…………..

Tekrar tekrar yankılandı cümleler. Tekrar tekrar ağladı serva. Yapmadığı, hatta belki de asla yapmayacağı bir şeyle itham edilmek çok acıydı. Ve acı büyüyordu, onunla beraber.

Öyle ki artık haksızca ithamlarla, yapmadığı suçlarla yaşamak büyüyen bir ego için çok ağır gelmeye başlamıştı. Ve karar verdi serva. Çalmadığı, yemediği ekmeğin cezasını neden çektiğini sorguladı. Ve karar verdi. Birde ayağa kalktı, aynanın karşısına yöneltti bedenini. Kahverengi gözlerinde ki acı,göz bebeklerinin çapını aşmıştı. Aynadaki gözlerini sorguladı be sefer, masum yüzünü sorguladı.

– Sen! dedi.

Hak et o halde, hak et!

 

Ve hazırlandı serva, dışarıya, bakkala gideceğini söyleyip izin aldı ve çıktı evden. Bakkaldan aldığı ilk sigarayı, çocukça bir düşünce ile seçmişti. Hemen hemen hepsi tek renk olan paketlere baktı serva, içlerinde tek farklı olan ve en sevdiği rengi istedi market görevlisinden.

–Kırmızı olan. Dedi ürkek bir sesle. Kırmızı paketini ve yanında almayı ihmal etmediği kibriti de alıp evine çıktı yeniden. Odasına girdi hızla. Penceresini açtı. En üst katta olan odasının önünde çatıya uzanan kiremitlere doğru uzandı. Kendini dikkatle yukarıya çekti ve kiremitlerin üzerine bir kuş gibi yerleşti. Eliyle hafifçe penceresini kapattı ve ilk sigarasını, yakmak için kibrit kutusunu açtı. Titreyen elleriyle ilk sigarasını yaktı.

Ve boşluğa doğru titrek sesinin sedasını bıraktı:

– Baba! bunu senin için içiyorum…

 

İlk sigara , daha önce kötü bir sözle bile kirlenmemiş olan dudaklarında ilk kirin izini bırakmıştı böylece.